20 Mayıs 2017

,

Kılıçların Dansı 8. Bölüm

8. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki
Yedinci bölümün linki)


   “Aklın nerede takılı kaldı?” diye sordum nihayet dayanamayarak.
   Rapid kılıcını indirerek bakışlarını bana sabitledi. Kaşlarının arasındaki derin kırışıklığı aniden düzeltmeye çalışırken suratı komik bir ifadeyle çarpıldı. Keyfim yerine geldiğinden sesli güldüm. “Babamdan azar mı yedin?”
   Kaşlarını çatmaya son vermiş olsa da tatsız ifadesi yüzünde asılı duruyordu. Kafasını hayır anlamında sallayarak tekrar kılıcını kaldırdı. İçindeki sıkıntı her neyse benimle konuşmayacak olması zoruma giderken ben de kılıcımı kaldırdım. Yumuşak darbelerine karşı sağdan hamle yapacakmış gibi göstererek etrafında dönerek beklenmedik bir darbeyle onu yerine mıhladım. Kılıçlarımızın çarpışması sonucu koluna ağrı girmiş olmalıydı ki ağzından çıkan acı dolu bir nidayla kılıcını gürültüyle yere atarak sağ kolunu tuttu.
   “Rapid!” diyerek telaşla önünde dikildim. “Özür dilerim.”
   Eliyle geçiştirirken dişlerini sıkıyordu. “Kafam başka bir yerde Afrah. Başka bir zaman devam ederiz.”
   Ağrıyan koluna uzanıp yumuşak hareketlerle sıvazladım. Aramızdaki sessizlik havada asılı kalırken her zaman benimle sohbet edecek bir şeyler bulan Rapid’in aklını bu kadar yoran neyse içimi bir sıkıntı almıştı.
   Geri çekildiğim gibi bileğimi nazikçe tuttu. “Vezirin oğlunu neden kurtardın?”
   Sorusu karşısında afalladım. “Neden mi? Bir insan olduğu için? Alçakça suikastla ölüme gitmesine engel olmak için?”
   “Bu kadar mı? Arkasında başka hiçbir neden yok mu?”
   “Ne olmasını beklerdin?”
   “Zengin, asil ve inkar edilemeyecek derecede…”
   Sözünün nereye geldiğini anlayınca hemen lafını kestim. “Onu ilk defa dans gösterisinde gördüm. Vezirin oğluna karşı daha öncesinde bir şeyler hissedebileceğimi mi düşündün?”
   “Kim olursa olsun kurtarırdın yani? Öyle mi?” Kafamı sallayarak onayladığımda suratı gölgelendi. “Peki ya… kurtardığın için pişman mısın?”
   Göğsümde yavaştan bir şey sıkışırken alt dudağımı dişledim. “Ne zorun var benimle?”
   “Hiç düşündün mü Afrah? O tıkıldığın odadan nasıl kurtuldun? O adam neden gelip seni kurtardı?” Gözleri kısıldı. “Vezirin oğlunu gözünü kırpmadan öldürecek bir suikastçı neden gelip seni kurtarmak adına teslim oldu?”
   Soruları karşısında ürperdim. Dans gösterisinden bu yana hayatım öyle bir yokuşa sürülmüştü ki yaşadığım bazı şeylerin üzerinden geçip yolumda yalpalamaya devam etmiştim. “Masum olduğum için. Masum bir kızın bu suçla yargılanmasını istemediği için teslim oldu.”
   “Vay be.” diyerek alayla alkışladı. Ellerinin çarpma sesi tüm odada yankılanırken kulaklarım uğuldadı. “Vezirin oğluna düzenlediği suikastı berbat ettiğin için gözünü kırpmadan senin boğazını kesti ama…” Rahatsız edici bir ifadeyle güldü. “Ama sırf masum bir kız onun kalkıştığı suç yüzünden içeri tıkıldı diye onu kurtarmak adına kendini feda etti, öyle mi?” Sessizliğimden aldığı güçle üzerime yürüdü. “Sence o odaya tıkılan sen olmasan gelip teslim olur muydu? O kız kim olursa olsun onu kurtarır mıydı?”
   “Kurtarırdı tabii ki.”
   Ellerini ani bir hareketle omuzlarıma yapıştırıp beni sarstı. “Kurtarmazdı Afrah!” diye bağırdı. “O odadaki sen olmasaydın bir şekilde suçsuz olduğu kanıtlanırdı ama sen olmasaydın o suikastçı teslim olmazdı. Duydun mu beni? Olmazdı!”
   Beni sarsan kollarını iterken tek kelime etmedim. Rapid tekrar üzerime gelirken bir adım daha geri gittim. “Değdi, değil mi Afrah? Suikast suçuyla yargılanarak boğazına kılıcın geçirilmesi senin burada hala nefes alıyor olmana değdi, değil mi? O piç kurusunu kurtardığına hala pişman değil misin?”
   Ani bir titremeyle sarsılan ellerimi kaldırarak dudaklarıma götürdüm. “Sen… sen ne diyorsun Rapid?”
   “O suikastçının idamı için vezirin oğlunun babasına yalvardığını bilmek sana nasıl hissettirdi peki?” dedi tiksinerek. Gözleri dolarken sesi çatladı. “Niye yaptın bunu? Niye kurtardın onu?”
   Midem burulurken kalbimde ağır bir sancı peyda verdi. Biri boğazımı eline alıp sıkıyormuş gibi zorlukla nefes alırken aklıma dolan anıların çaresizliğiyle elim boynumdaki yara izine gitti. Sanki aynı yara izinin üzerine bir tane daha kılıç darbesi alıyormuş gibi orası ateş gibi yanıyor, katlanılmaz bir acının altında boğuluyordum. Ben farkına varmadan yanaklarımdan süzülen yaşlarla boğazımdaki düğüm öyle bir sıkıldı ki kaskatı kesildim.
   Başımı kaldırdığımda Rapid’in yanan gözlerle bana baktığını görünce çatlayan sesimle bağırmaya başladım. “Bende mi suç? Hiçbir şeyden haberi olmadan dans gösterisini izliyordu. Kim olursa olsun kurtarırdım! Bana kimse bunu hak ettiğine dair bir şey söylememişti.” Sesim kısılırken yanaklarım gitgide daha çok ıslandı. “Onu hapiste saklayacağını söylemişti. Cezasını çekerek hapiste kalacağını sanmıştım.”
   Tekrar omuzlarıma yüklenip beni sarstı. “Aptal mısın sen Afrah?! Seni kurtarmak için o odaya girdiği zaman zaten son nefesinden vazgeçmişti.”
   Aklımdaki sorularla beynim zonkluyordu. “Nereden biliyorsun? Benim özelliğim neydi ki beni kurtarmak için teslim oldu?”
   Başını şiddetle sallayarak, “Hayır.” diye fısıldadı tekrar tekrar.
   Sessizliğin ardından soruma cevap alamayacağım için öfkem katlandı. Yumruklarımla göğsünü dövmeye başladım. “Böyle kin kusup cevapsız kalamazsın! Duydun mu? Vezirin oğlunu kurtardığım için beni pişman edip nedenini söylemeden benden kurtulamazsın!”
   Bileklerimi sıkarak ellerimi göğsünden kurtardı. “Canın yanıyor değil mi? Yavaştan sana yaptıklarını unutmaya başlamıştın. Yakında dövüş talimlerinizde fıkralarına gülmeye başlardın, az kalmıştı. Şimdi gözünün yaşına bakmadan adamın boynuna kılıcı geçirdiğini öğrendiğin için vezirin oğluna kayan hislerinden iğreniyorsun, değil mi?”
   Çırpınarak ellerinden kurtulup suratına patlattığım tokat karşısında gözleri şokla irileşti. “Evet, canım yanıyor ama asıl canımın niye acıdığını tahmin edemezsin. Senin de memnun olduğun öyle bariz ki içim yanıyor. Babamın adını ifşa etmek yerine iyi ki beni boğmaya kalkışmasına izin vermişim. İyi ki o anlaşmayı imzalayıp onunla kılıç talimlerine başlamışım.” Yutkunmak gitgide imkansızlaşırken zar zor gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarımı yaladım. “Meğer ben ne kadar önemli bir zatmışım da haberim yokmuş. Öyle ki oraya tıkıldığımda asıl suçlu sırf ben suçsuz yere o odaya tıkıldığım için beni kurtarmaya gelmiş. Senin dediğine bakılırsa o kişi ben olmasaydım asla gelmezdi. Senin gözlerinden de aynısını okuyorum. Öyle rahatlamışsın ki babamın ismini vermediğime. Bunun karşılığında ölüme göze alacak kadar gözü kara olduğuma sevinmişsindir. Umarım o suikastçının beni kurtarmasına değmişimdir.”
   İçim alevlerle yutulurken elimi göğsüme yerleştirip titrek bir şekilde iç çektim. “Asıl pişmanlığım o kılıcın vezirin oğlunun boynuna inmesine engel olmuş olmak değil. Asıl aptallığım o anlaşmaya imza atmış olmak. Ama o zamanlar bu kadar cahil değildim. Keşke o beni boğmaya yeltenirken geride beni seven, bekleyen insanlar olduğunu düşünerek debelenmeseydim. Seçim hakkım olsaydı inan suikastçının beni kurtarmak için o odaya adım atmasını istemezdim. Vezirin oğlunun yüzünü göreceğim günlerin ağırlığı tane tane boğazıma kilit vururken, arkamda bıraktığım ailemi korumak adına bir anlaşma yapmak yerine yitip gitseydim keşke.”
   Yanından geçmeme izin vermeden beni sıkıca tutup göğsüne bastırdı. Kollarında debelendikçe beni daha sıkı kavradı. Bu gücü karşısında daha şiddetli ağlamaya başladım. Bir erkeğin gücünün benim gibi bir acize göre ne kadar fazla olduğunu ağır sonuçlarıyla tatmıştım. Saçlarımı okşadığını fark edince titredim. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. “Öldürülen adamı uzaktan tanıyordum ve tahmin ettiğim üzere kendince gerekli nedenleri vardı. Ben asla kendini feda etmeni istemezdim. Anladın mı Afrah? Asla.”
   Gözyaşlarımın döküldüğü yanaklarıma saatlerce dokunan, benimle şakalaşıp sürekli sataşan, yanağıma o öpücüğü kondurup bana o iğrenç teklifi yapan yüzü aklıma geldikçe midem buruluyordu. Titrememle birlikte dişlerim birbirine çarparken kendimi sakinleştirmek için dudaklarımı sımsıkı kapamaya çalıştım. “Sakın ama sakın babama onunla talim yaptığımı söyleme. Eğer bunu yaparsan benim için her şey biter Rapid, anlıyor musun? Her şey biter.”
   Cevabını duyamadan babamın ismimi bağıran sesinin odaya dolmasıyla Rapid’in kollarından sıyrıldım. İçine kapıldığım duygu fırtınasına rağmen zayıflık göstermeyecektim. Babamın adım seslerinin yaklaşan her dakikasıyla birlikte kendimi daha çok körükledim. Dişlerim birbirine çarparken, yara izim zonklarken, tüm zihnim uğuldamayla sarsılırken, yüzümdeki acizliğim kanıtı gözyaşlarımla karşısına geçtim.
   “Ne yapacaksın benimle? Beni ne için kullanmak istiyorsun? Niye o suikastçı gelip beni o odadan kurtardı? Ne olursa olsun beni yanında saklamanın, beni her gün kaldıramayacağım yüklerin altına sokmanın amacı ne?”
   Gözlerine keder çökerken elini uzatıp yanağımı silmeye çalıştığında hırçınca geri çekildim. “Ne zaman cevap vereceksin baba? Kazandığımız paraların nereye gittiğini, daha ne kadar yulaf kemirmeye devam edeceğimizi sorduğumda yine tokadı yapıştıracak mısın suratıma?” Alay dolu bir sesle güldüm. “Beni bu kadar sıkı eğitmenin nedeni daha basit bir şey mi yoksa? Beni de asker maaşı için başka bir ülkeye mi satacaksın?”
   Söylediklerim karşısında gözleri kararırken yüzü öyle korkutucu bir gölgeyle kaplandı ki her an tokat yiyeceğimi bildiğimden suratım karıncalandı. “Kes sesini artık!”
   “Sesimi keseceğim ama dansa son vermeyeceğim. Benim içimdeki bu isteği söküp atamayacaksın. Ne kadar çok zorla kılıcı ele tutturursun tuttur ben yine dans edeceğim. Karşılığında o dikiş makinasını alıp Leila’yı gözlerini kör etmekten kurtaracağım. Senin getirmediğin parayı kazanıp soğanlı suya çorba demekten kurtaracağım bizi. Sen hayalimizdeki baba olmayı beceremiyorsun ama en azından ben hayalimizde nasıl bir hayat istiyorsak ucundan bile olsa aileme onu yaşatmaya çalışacağım.”
   “Sus artık Afrah!”
   Sesin arkamdan gelmesiyle bağıranın Rapid olduğunu kavramamla duraksadım. Onda hiç şahit olmadığım bir öfkeyle karşımda belirdi. “Kes artık! Hiçbir şeyin değerini bilmiyorsun. Babanı utandırmaktan başka hiçbir halta yaramıyorsun!” Babama dönüp ciddi bir sesle konuşmaya başladı. “Ondan ümidi kesin artık. Asla istediğiniz kişi olmayacak. Bırakın bu rüya aleminde tıkılı kalsın.”
   Rapid’in sözleriyle üzerime öyle bir ağırlık çöktü ki istesem bile ayaklarımı hareket ettiremeyeceğimden korktum. Nefesim kesilmiş, ciğerimdeki havayı geri alabilmek için çırpınacak kadar aciz hissediyordum. Omuzlarım yenilgiyle düşerken bir babama, bir Rapid’e baktım. Babam pes etmişti. Rapid ise öfkeyle yanıyordu.
   Eve kadar ardıma bakmadan koştum sanırım. Gözyaşlarımla etrafım bulanıklaşmadığı için şanslıydım çünkü ağlamayacak kadar içim buz kesmişti. Ne zaman gözlerim kararmaya, koşmaktan nefesim kesilip, bayılacak olana kadar etrafım dönmeye başlasa kollarımı cimcikleyip acıyla kendime geldim. Eve vardığımda yatağımın altına girdiğimde sıcaklığın geri gelmesiyle ağır bir hastalığın içine adımlarımı attığımı kavramış oldum.
   Leila küpeleri kulaklarıma takarken canım acıdığında inleyecek halim bile yoktu. Alnımdaki soğuk, sirke kokulu bezle yatağın içinde adeta ateşler içinde yanıyordum. Leila’nın gözlerinden kaygı okunurken onu avutacak, bir şeyim olmadığını söyleyecek takatim bile yoktu. Getirdiği çorbadan bir kaşık dahi almamıştım. Mideme bir şey sokmak mümkün değilken, içindekileri bile her an çıkarabilecekmiş gibi diken üstü duruyordum. Tahriş olup ateşim sayesinde şişen boğazımdan ne zaman yutkunsam daha çok yorgun düşüyordum. Gözlerim anlamlandıramadığım bir şekilde sürekli nemleniyor, uzun aralıklarla vücudumu titreme alıyordu. Zihnimi tüm düşüncelere kapamıştım. Tek amacım bu hastalığın içinde kıvrılıp sessizliğe dalmaktı.
   Bağrışlarla silkelenerek uyandım. Kabussuz, rüyasız, çok derin hissiz bir uykudan kendime geldim. Hala yatağın içine gömülmüş,  alnımı, göğsümü ve sırtımı ıslatacak kadar ağır bir ateşin pençesindeydim. Konuşmalara kulak verdiğimde bağıranın annem olduğunu anladım. Babama beni kılıçla çok çalıştırdığı için suçlayıp duruyordu. Yara izimden, kaybolmamın ardından eve dönmeme kadar her şey üzerine bir anda çökmüşçesine acısını babamdan çıkarıyordu. Elimi yara izime götürecekken hem halsiz olduğumu anladım hem de zihnimi bir süreliğine olsa da kapadığımı kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
   Fısıltıya benzeyen ağlama sesleriyle tekrar uyandım. Annem bir yandan saçlarımı okşuyor, bir yandan da ıslanan uzun gür kirpiklerinin arasından hüsran dolu bakışlarıyla beni izliyordu. Gözlerimi açtığımı gördüğünde duraksadı ama bu birkaç saniyenin ardından ağlaması daha şiddetli bir hal aldı. Onu susturmak için ağzımı açmaya çalıştığımda kupkuru kesilen boğazım beni engelledi. Annem gözleriyle pişmanlığını dile döküyordu. Bunca zamandır babama hiç karşı çıkmadığı için, en son onun dediği olduğu için, beni bu kadar hırpalamasına izin verdiği için üzgün olduğunu kederle parlayan gözlerinden okuyabiliyordum. Islak yanağı yüzüme sürtünürken alnıma sıcak bir öpücük kondurdu. Bu öpücüğün sıcaklığı beni başka bir anıya sürüklerken kaskatı kesildim. Elimi tutmaya devam ederek gözlerimi kapamamı söyledi.
   Sürekli uyumaktan, düzenli yemek yememekten, çok fazla kafa yoracak kadar düşünmemekten ve bu kırgın yorgunluk halinden sabah akşam kavramımı kaybetmiştim. Henüz akşam yeni batmaya başlarken uyandığımda sabaha doğru olduğunu sanıyordum. Ertesi gün Leila yalvar yakar çorba kasesinin yarısını bana içirdi. Ardından yanıma kıvrılmak istediğini söylediğinde yalnızca kenara kaydım. İki gündür bu ağır ateşin içindeydim ve henüz tek kelime etmemiştim. Eve döndüğümde Leila beni ateşim yüksek titrerken bulduğunda defalarca kez sorular sormuş, hepsine boş bakışlarla onu izleyerek cevap vermiştim. Beni göğsüne yerleştirmeye davranmadan ben yanağımı serin koynuna yasladım. Nihayet zihnimi hafif bir berraklıkla serbest bıraktığımda gözyaşlarına boğulacağımı sanıyordum ama aksine içimdeki buz soğukluğunu taşımaya hala kararlıydı. Sessizce iç çekip dudaklarımı ıslattım.
   “Rapid’in dediğine göre o odada ben suçlu gözüyle tıkılı olmasaydım suikastçı teslim olmazmış. Beni kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmiş.” Sesim çatlarken aklımın arka perdesinde sürekli çıkagelen surat karşısında hala ağlamadığıma şaşkındım. “Vezirin oğlu kendi elleriyle öldürmüş onu. Onu hapse tıkıp cezasını çekmesine hüküm vereceklerini sanmıştım.”
   “Sadece bu mu?”
   “Suikastını önleyip vezirin oğlunu kurtararak o adamı ben mi öldürmüş oldum?”
   Terden sıcaklayan sırtımı sıvazlayıp sıcacık sesiyle, “Niye hep kendine pay çıkarıyorsun?” diye sordu. “O adam kaderini kendi elleriyle çizdi. Eğer o suikasta adım atmasaydı yaşıyor olacaktı. Sen odaya tıkıldığın için ölmedi, kendi kararları sonucu öldü.”
   Derin bir nefesle ciğerlerimi şenlerken bu düşüncenin ihtimaliyle rahatlamaya çalıştım. Leila tekrar, “Sadece bu muydu?” diye sordu.
   Ona biraz daha sıkı sarılırken yemek kokusu burnuma doldu. “Bana bir şey olsaydı arkamdan üzülecek birileri var, değil mi?” Kolumu cimciklediğinde olduğum yerde zıplayacak oldum. “Cevabımı almış sayılırım.” Acı bir tebessümle gülümserken Leila’ya asla harem olayını konuşmayacağıma dair kendime söz verdim. Bana verdiği öpücüğü, sunduğu teklifi söyleyip içimi dökersem Leila öfkeyle köpürüp artık talimlere benimle gelmek için daha ısrarcı olacaktı. “Bir de babamla tartıştım biraz. Demek yorgunluğumun üzerine hepsi gelince hastalanacağım varmış.”
   Alnıma dokundu. “Bu pek normal bir ateş değil ama neyse.”
   Tam tekrar uykuya dalacakken beni diken üstü yapan cümleyi kurdu. “Yarın cumartesi Afrah.”
   Yarın cumartesi… bugün cumaydı…
   Sözleşmemizin en önemli maddesini yıkarak cuma günü talim yerimize gitmemiştim. Güya çarşamba günü gösterisine hazırlık için Ladin Köşkü’nde buluşacaktık. Önce korkuyla boğazım sıkışır gibi oldu. Elinde portremin olduğunu hatırlamak göğsüme tanıdık bir ağırlığın oturmasını sağladı. Ardından yavaşça kendimi sakinleştirmeye, haftalar sonra artık vezirin oğlunun beni tanıdığını, ölüm kalım meselesi olmasa talime gelmeyeceğimi tahmin edeceğini düşünmeye başladım. Sonrasında beni tanımasını sağlayacak kadar onunla vakit geçirdiğimin, bir katile gitgide daha çok zaman ayırdığımı ve ayıracağımın aklıma gelmesiyle korkunun yerini tiksinti alarak midem bulanıp ağzım ekşi tatla doldu. Pazarda ailemi ya da beni aramayacaktı. Soyadımı ya da babamın kim olduğunu öğrenmeyecekti. İçimden defalarca kez telkin eden bu cümleleri tekrarlarken bir zamandan sonra inandım. Gözüme uyku girmesi saatleri alırken kabus göreceğime öylesine inanmıştım ki uyuyana kadar Leila’nın elini sımsıkı kavradım.
   Ertesi gün Freida’nın beni ziyarete geleceğini öğrendiğimde artık tüm gün yatakta uzanmamaya karar verdim. Günlerdir uyumaktan sırtım ağrıyor, tenimin terli kokusunu odanın ucundan bile alıyordum. Ani hareketlerde haddinden fazla başım dönüyordu. Boğazlarımdaki şişik tam anlamıyla inmemiş, vücut sıcaklığım da eski normal haline henüz dönmemişti. Annemin zoruyla karnımı doyurmamın ardından büyük ısrarla dışarı çıkmaya izin alabildim. Freida geldiğinde hasta yatağında beni göreceğine kapıda dikilmiş onu bekliyordum. Uçuşan ağaç yapraklarının altında daha uzun bir yolu kullanarak pazara doğru yürümeye başladık.
   “Seninle dans etmeyi özledim.” diye mırıldandı Freida.
   Dönüp göz kırptım. “Yarın ikindi vakti bir kaçamak yapalım o zaman. Sen de müzik çalmayacaksın. Yalnızca deli gibi dans edeceğiz.”
   Parmakları en hassas yerimi bulup belimi gıdıkladı. Beklemediğim bir şekilde nefessiz kalana kadar kıkır kıkır güldüm. Sokakta yürüdüğümüz için elimle ağzımı örtmeye çalışırken kendimi yaramaz kız çocukları gibi hissediyordum.
   “Babanla kılıç talimleri nasıl gidiyor?”
   “Yeni bir dans figürü oluşturabileceğim kadar farklı şeylere çalışmıyoruz. Onun dışında aynı.”
   İçindeki heyecanı yansıtan gözlerle bana baktı. “Vezirlerin oğullarının sergileyeceği gösterileri duydun mu?”
   Bir anda suratım düşerken midemdeki acı tat tekrar aynı yerde birikti. “Duymadım.”
   “Sanatla alakalı hangi yetenekleri varsa onu kanıtlayacakları kısa gösteriler olacak. Halktan çok az katılım var. Maliye Veziri’nin oğlunun kutlaması gibi kalabalık olmayacakmış.”
   “Sen nereden biliyorsun?”
   Omuz silkti. “Biliyorsun, babam birkaçının yakın dostlarıyla ahbap.”
   Keyfim kaçtığı için sessizliğe büründüm. Freida da son günlerde yaptıklarından bahsederken dikkatle onu dinliyormuş gibi yaptım. Çok yavaş yürüdüğümüz için başım onun omzundaydı. Gece karası saçlarının yüzüme değmesi hoşuma gidiyordu. Pazarın başını gördüğümüz gibi kolumdan çıkarak koşmaya başladı. Terzinin vitrinine yeni konulan takıma yakından bakmak için parmak uçlarında koşarken öyle mutlu görünüyordu ki en son dikiş makinesini alabileceğimi öğrendiğimde böyle neşeli olduğumu hatırladım. Fakat o mutluluğumun altında bile başıma gelenlerin sonucu bir burukluk vardı. Böylesi saf bir mutluluğu aramak için dans gösterisinden öncesine dair hafızamı yoklamalıydım. Dans gösterisine hazırlanırken ne kadar stresli bir zaman diliminde koşuşturduğumu hatırlayınca yine saf bir mutluluk bulamayarak düş kırıklığına uğradım. Hüzünle oflarken arkamdan rüzgarın fazla keskin bir ses çıkarmasıyla surat mimiklerim dondu.
   Aynı anda dikkatle önüme baktığımda önümdeki kavşakla başlayan pazara kadar sokakta çıt çıkmadığını fark ettim. Belimdeki hançeri almak için hamle yapacakken tam karnımın ortasından sertçe kavranarak arkamdaki vücuda yapıştım. Panik içimde dalga dalga yükselip başıma gelecekleri tahmin etmeme izin vermeyecek kadar nefesimi kesti. Kollarım saf dışı kalırken ayaklarımla debelenmek üzereydim ki burnuma dolmasıyla hatıralarımı baş kaldıran kokuyla bilincim ufka karıştı.
   İsmimin üst üste mırıldanmasıyla gözlerimi açmam gerektiğini anladım. Günlerdir içinde bulunduğum bu uyku uyuşukluğu huy olmuştu. Birkaç gün birkaç saat uykuyla ayakta durup kendime gelmek istiyordum artık. İsmim okşar gibi yumuşak namelerle, bir erkeğin ağzından hiç duymadığım bir tatla söylenirken gözlerimi aralayacak gibi oldum. Bastırılmış olduğum sıcak vücuttan kayarak yumuşak bir yere yatırıldım. Beni daha deminden beri taşıyanın yatağa oturmasıyla onun olduğu tarafa yuvarlandım. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda nemden her zamanki gibi kirpiklerimin ıslanıp birbirlerine yapıştığını fark ettim. Elimi kaldırıp gözlerimi avuşturduğumda hareket ettiğim için karnıma tanıdık olmayan bir ağrı saplandı. Yüzüme dokunan parmaklarımı hissettiğimde ateşimin de güzel bir dereceye ulaştığını anlamamak imkansızdı.
   Üst üste yutkunarak Leila’yı görmek üzere gözlerimi araladım. Önce odanın tuhaf tahta kokusu burnuma çarptı. Sonra yattığım yatağın gereğinden fazla yumuşak olduğunu sırtımda hissetmemle daha demin beni taşıyan kolların babam olmadığına emin oldum. Doğrulmaya çalıştığımdaysa en büyük kabusum yanı başımda oturuyordu. Vezirin oğlu tereddüt dolu kaygılı bakışlarıyla beni izliyor, sıcak çikolatayı andıran gözlerinin kahverengiliğinde boğulmamı sağlayacak kadar derin bakıyordu bana. Suratında kararsız, çarpık bir tebessümle ellerini adeta zar zor yorganın üzerinde tutuyordu.
   Her şeyi kavradığımda ağzıma dolan çığlığı serbest bırakarak yataktan fırladım. Öylesine hızlı hareket etmiştim ki başım fırıl fırıl dönerken sendeleyerek uzun sehpaya tutunmaya çalıştım. Sehpanın yere devrilip büyük bir patırtı koparttı. Zar zor duvara tutunduğumda nefeslerimi dengelemeye çalışırken hemen belimdeki hançerin yerinde olup olmadığını kontrol ettim.
   Yine bu odaya tıkıldığımı fark ettiğimde sanki zihnimde bir düğüm koptu. O suikastçının bu odaya girdikten sonra öldürüldüğünü düşünmek, bu sefer beni bu odadan kimsenin kurtarmayacağını bilmek, vezirin oğlunun çoktan ailemi bulduğu ihtimaliyle çarpışırken başıma taşıyamayacağım ağırlıkta bir ağrı saplandı. Dişlerimi sertçe sıkıp inlememeye çalışmak, yere çöküp başımı kollarımın arasına alıp acıdan kurtulmaya çalışmamak gitgide imkansızlaşıyordu.
   Vezirin oğlunun yataktan kalktığını duyduğumda içime son kez titrek bir derin nefes çektim. Belki de ciğerlerimi son kez şenlediğimi düşünmek tüm yüreğimde zonklayan ağır bir darbe daha almamı sağladı. Bir hışımla önüme dönüp dimdik ayakta durduğumda vezirin oğlunun gözleri öyle bir irilikle büyüdü ki bu kadar şaşırdığını gördüğüm için gücüm olsa kahkahayla gülecektim.
   “O hançeri hemen indir Afrah.” dedi emretmekten uzak, yalnızca tehlikeli bir tonla.
   Belimden çıkardığım hançeri tüm kararlığımla boynumda tutmaya devam ettim. Yara izimin aksine diğer tarafa sabitlemiştim. “O suikastçı gibi senin pis ellerinle ölmektense burada kendi hayatıma kendi bıçağımla son veririm.”
   Ne demek istediğimi anladığında kaşları kalktı. “Onu ben öldürmedim.” Suratımda hiçbir değişiklik görmeyince daha kararlı bir sesle bağırdı. “Onu ben öldürmedim dedim!”
   Titrememi durdurmaya çalışmak için kendimi daha çok kasıyordum. Böylece başım daha çok ağrıyordu. “Bu oyuna son veriyorum. Burada kendimi öldürmemin ardından ailemin kim olduğunu öğrensen bile ancak intiharımın gerekçelerini açıklarsın onlara. Ya da cesedimi babanla öyle bir yere saklarsınız ki bu suç ikiniz arasında asılı kalır.”
   Kurduğum cümlenin kastıyla boğazım düğümledi. Tüm vücudumda beni titreten acının kaynağı yüreğimden yayılıyordu. Baş ağrım artık arka planda kalmıştı. Cesedimin soğuk bir toprak parçasının altında olduğunu düşünmek gözlerimi sıcak yaşlarla doldurdu. İçimi günlerdir bağlayan buz bu düşüncelerle çoktan aleve dönüp eriyip gitmişti. Babamın zorbalıklarından, hiçbir zaman istediklerimi yapamayacağım bu hayattan, başıma bela olan bu sözleşmeden bıkmıştım. Yine o dans gösterisinde boğazıma inen kılıcın daha derine gelmesiyle çoktan hayatımı kaybettiğimi hayal ettim. Ya da herhangi bir göle düşüp boğulup çoktan ölmüş olma ihtimalimi düşündüm.
   Zar zor yutkunarak başımı sağa sola salladım. Aklımdan ne geçerse geçsin, hangi ihtimale kafa yorarsam yorayım bunu kendime yapmayacaktım. Karşımda ölüm tehditi olmadan asla kendimi öldürmeyecektim. Bunun bir blöften farkı yoktu.
   “Niye tıktın beni buraya? Hangi suçlamayla beni yine bayıltıp buraya soktun?” Bana doğru bir adım atacağını anladığım gibi tısladım. “Sakın.”
   Gözlerinden okunan korku karşısında alay edercesine histeri krizine girene kadar gülmek istiyordum. Bir adım daha atmasıyla hançeri boynuma daha çok yanaştırdım. Bir santim daha kımıldatırsam yavaştan etimi kesecekti.
   “O suikastçıyı ben öldürmedim Afrah.” İsmimi bu kadar çok söylemesi, aramızda samimiyet varmış gibi bu kadar pervasız ağzına alabilmesi sinirime dokunuyordu. “Sen de kendini öldürmeyeceksin çünkü benim seni asla öldürmeyeceğimi biliyorsun.”
   Bir adım daha attığını görmemle hançeri boynuma kesecek kadar yakınlaştırmak üzere hamle yapacaktım ki kesiğin acısının tadını tekrar alacağımı düşünmek başıma yeni bir ağrı sapladı. Gözlerim kararır gibi oldu. Hançerin elimden koparılıp alınmasıyla boşluk hissiyle duvara tutundum.
   Hançerin fırlatılma sesiyle odada tekrar bir çınlama sesi dalgalandı. Vezirin oğlu öfkeyle soluyarak elini saçlarının arasından geçirdi. Tekrar karşıma geçip omuzlarımdan kavradığında karnımdaki ağrı sayesinde inledim. Bunu fark etmemiş olacak ki başımı kaldırıp beni çenemden tutup gözlerine bakmaya zorladı. “Seni öldüreceğimi nasıl düşünürsün?” Sesindeki yenik düşmüş haline az daha gülecektim.
   Beni omuzlarımdan duvara mıhlayıp ayakta durmamı sağladı. Baş ağrım yavaştan diniyordu ama ateşim su yüzüne çıkmaya başlamıştı. “Çok uzak bir ihtimal değil. Her seferinde beni küçük gören, ufak bir isteğime karşılık haremine katılmamı teklif eden iğrenç birinin yapabileceği bir şey olduğunu düşündüğüm için hatalıysam özür dilerim.”
   Vezirin oğlu yumruk yaptığı eliyle duvara asılı olan tablonun altına sertçe vurdu. Başını oraya dayayıp hırıltı nefesler verdikten sonra dönüp tekrar bana baktığında hala sakinleşmemişti.
   “Sana bir şey oldu sandım! Dört gündür ortalıkta yoksun ve asla haber vermedin.” Gözleri bir yerime bir şey olmuş mu diye tüm vücudumu dikkatle süzdü. “Dövüşürken biri daha kılıcını boynuna geçirdi diye düşünerek günlerimi geçirdim. Asla ortaya çıkmadın. Günlerce adamlarımı pazarda gezdirdim. Hiçbir yerde yoktun!”
   Sözlerine aldırmadan alayla dudağımın kenarı kıvrıldı. “Portremi gösterseydin insanlara. Hemen birileri haber uçururdu.”
   Kaşlarını çatarken suratı karardı. “Portreni gösterseydim, öyle mi?”
   “Mühürlü anlaşmamızda öyle yazmıyor mu? O yüzden delirmedin mi? Kurallarına uymadığım için, gururunu zedelediğim için çıldırmadın mı? Harem teklifini reddedip, kılıcımla ufak bir yerini kestiğim için buna nasıl cüret ettiğimi düşünüp delirmedin mi?”
   Sesi gitgide tehditkar bir tona büründü. “Mühürlü anlaşma öyle mi?” Vezirin oğlu hırçın hareketlerle odanın diğer ucuna gitti. Elindeki parşemön kâğıdıyla geri döndüğünde gözleri kahverengi değil, adeta simsiyahtı. Parşemön kâğıdının yırtılma sesini duyduğumda kulaklarım uğuldadı. Mühürlü anlaşmamız parçalara ayrılıp her yırtılma sesiyle hükmünü kaybederken şok olmuş onu izliyordum.

   Bir şey söylememe, tepki vermeme izin vermeden üzerime yürümeye başladı. İtmeye fırsat bulamadan kollarını bana o kadar sıkı doladı ki karnımdaki acı teklerken şaşkınlığımdan onu bile hissedemedim. Daha çok sokuldu, bir eli belimde, bir eli sırtımda göğüslerimiz bir bütün oldu. Boynumla omzumun arasındaki yara izimin olduğu yere başını koydu. “Seni o nefret ettiğin mühürlü anlaşmadan özgür bırakıyorum.” Saçlarımın kokusunu derin derin içine çekti. Onun hayatını koruma pahasına ölümü göze alıp tüm bu oyunun başlangıcının imzasını taşıdığım yara izimi öpmesiyle tüm bedenim baştan aşağı titredi. “Ama benden yalnız ben istediğimde özgür kalırsın.”
Continue reading Kılıçların Dansı 8. Bölüm

16 Mayıs 2017

Günahkar - Maggie Stiefvater | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Günahkar
Orijinal Adı: Sinner (The Wolves of Mercy Falls #4)
Yazar: Maggie Stiefvater
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 384
Goodreads Puanı: 3,94
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
bulunan. 
Cole’un Kaliforniya’ya gelmesinin tek sebebi var: Isabel’in kalbini geri kazanmak. Isabel, Cole’un mahvolmuş ve bitik hayatından kaçmış, böylece genç adamın hayatını daha da kötü hale getirmiştir. Şimdi Cole’un tek amacı yeniden Isabel’le olmak değildir. Ona ihtiyacı da vardır.
kaybolan. 
Isabel, Los Angeles’ta yeni bir hayat kurmaya çalışsa da durum ümitsizdir. Birçok sahte insan gibi oyuna dahil olabileceğini bilmesine rağmen amacını sorgulamaya başlamıştır. Ne için oynuyordur? 
günahkâr.
Cole ve Isabel’in paylaştığı geçmişin bir geleceği yok gibidir. Ancak birbirlerini kurtaracak ya da yıkımlarına yol açacak güç yine onların elindedir. Kesin olan tek şeyse asla vazgeçmeyecekleridir.
Ürperti serisi ilk kitabıyla kesinlikle çok yavan bir başlangıç yapmıştı. Özellikle de bilindik kurtlu fantastik konusuyla kendini pek sıyıramamıştı. İkinci kitapta ana karakterin aşkı daha güzel, daha zorlu bir ilişkiye yol alırken serinin ortasında Cole karakteriyle tanıştık. Isabel'i ilk kitaptan tanıyorduk ve gerçekten çekilmez bir kızdı. İkinci kitabı gözümde kat kat güzelleştiren de kesinlikle bu imkansız ikilinin bir araya gelmesiydi. Üçüncü kitabı da ikilinin sonu nereye varacak diye düşünerek büyük bir heyecanla okumuştum. Yazarın garip yazım stili üzere şaşırmamıştım ki; üçüncü kitabın sonu ikili bakımından biraz havada kalmıştı.
Ayrıca bu kitap türkçeye çevrilene kadar Cole ve Isabel'i içeren ek bir kitap olduğunu hiç bilmiyordum. Böylece bunu gördüğümde elbette deli gibi sevindim. Dördüncü kitap tam anlamıyla bir bakımdan beklediğim gibi, bir bakımdan hafif bir ukte bıraktı. Cole de Isabel de oldukça sıra dışı karakterler oldukları için ikiliden el bebek gül bebek klişe bir aşk romanı beklemiyordum. Bu kitapta kurtların çoğunlukla bulunduğu şehirde olmadıkları için doğa üstü kurtlu kısma çok az değinildi. İkilinin bir araya gelmeleri, aralarında geçen konuşmalar ve tavırların hepsini heyecanla okudum. Keşke hiç bitmeseydi istedim çünkü gerçekten bu ikiliye sıra dışı olmalarıyla bayılıyorum.
Isabel aşkını itiraf etmeyi geç, birinin yanında ağlamayı bile çok büyük bir acizlik görecek kadar hislerini saklamak konusunda mükemmel derecede yetenekli bir kız. Böyle olunca kitap boyunca az çok Cole'un debelenmesini de okuyoruz. Kitabın sonlarına değinirsem muhtemelen serideki ana kitaplar arasında sonuncu sayılacağı için benim için biraz buruktu son sayfaları okumak. Her ne kadar diğer karakterlerimizi sevsem de Cole ve Isabel serinin yıldızıydı benim için. Kitabın sonu da elbette onlara yarışır şekilde hafif bir gariplikle ama yine benim çok beğendiğim bir şekilde bitti. Yazarın diğer serileri ve kitapları da umarım yakın zamanda çevrilir. Keyifli okumalar.

Continue reading Günahkar - Maggie Stiefvater | Kitap Yorumu
,

Uçabilen Kız - Victoria Forester | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Uçabilen Kız
Orijinal Adı: The Girl Who Could Fly
Yazar: Victoria Forester
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 304
Goodreads Puanı: 4.04/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Hayaller farklı olabilir. Herkesin bir hayali olabilir. Ama şurası bir gerçek ki, uçabilmek herkesin hayalidir. Peki bu hayalimiz gerçek olsa, gerçekten kendimizi iyi hisseder misiniz? Bir de Piper’a sorun.
Piper McCloud uçabiliyor. Bir kuş gibi.
Ve bu yetenek doğuştan. Problem şu ki, Lowland halkı, Piper’dan korkuyor. Bu yüzden olağanüstü yeteneklere sahip çocukların eğitim gördüğü bir okula gitmek üzere ailesini ve yaşadığı yeri terk etmesi gerekiyor.
Okulda süper yeteneği olan birçok özel çocuk var fakat Piper hepsinden de özel.
Uçabilen Kız farklı olmak, dostluk ve cesaret üzerine unutulmaz bir hikaye…
Açıkçası uzun zamandır çocuk kitabı olduğunu düşündüğüm için almayı bile düşünmüyordum fakat incelediğimde özellikle Stephenie Meyer'in öneride bulunduğu cümlesini okuduğumda kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim. Nihayet elime aldım ve kitabı büyük keyifle okudum; hatta bayıldım. Bir ara beklediğimin aksine bulundukları sistem sayesinde distopik bir havaya kaçıyordu ki öyle devam etmedi. O kısmın ardından kitap çok daha güzel bir tatla ilerledi. Piper karakterine çok ama çok sevdim. Kitabın ilerisinde başına gelenler sayesinde bir anda kendimi ağlarken buldum. O yaşlar ne ara gözlerime doldu anlayamadan satırlar karşısında yüreğim yandı resmen. Kitabın genel havasında beni soyutlayan kısımsa anlatım tarzıydı. Piper'ın ağzından olmadığı gibi sadece Piper'ın bakış açısını içermiyordu. Bu yüzden anlatım tarzında bir anda herhangi bir karakterin hakkında derin bilgiler okuduk ama bu çizgilerin daha keskin belirtilmesini beklerdim. Sonlarına doğru da çok güzel ilerledi ve her sayfayla birlikte daha sıcak ve samimi bir hal aldı. Kesinlikle bazı kısımları çocuk kitabından çok daha öteydi. Kitabın sonlarına gelirsek biraz masal tadında bittiğini söyleyebilirim. Evet, verdiği dersleri ve hissettirdiği duyguları çok güzel aktarabilmişti ama özellikle aile ilişkileriyle ilgili değindiği bir konu bana fazla masalsı geldi çünkü nuhtemelen hiçbir aile en azından bu kadar fazla bir abartıyla göze batacak kadar çocuğundan uzak durmaya çalışmaz. Her neyse, kesinlikle canı gönülden önereceğim bir kitaptı. Ayrıca gerçekten uçma şansı olsa herkes ister ama oturup düşününce eksi yanları da artı hevesleri götürecek kadar fazla. Hala okumadıysanız bir an önce elinize almalısınız.
Continue reading Uçabilen Kız - Victoria Forester | Kitap Yorumu
,

Kör - Rachel Dewoskin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kör
Orijinal Adı: Blind
Yazar: Rachel Dewoskin
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 3,52/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
DÜNYAN KARARDIĞINDA NE GÖRÜRSÜN? 
Emma Sasha Silver korkunç bir kazada görme yetisini kaybedince, yolda karşıdan karşıya geçmekten kız kardeşlerini tanımaya kadar renkleri gözünde canlandırarak her şeyi en başından öğrenmek zorunda kalır. Yedi kardeşten biri olan Emma, görünmez çocuk olmaya alışmışken herkesin bakışlarını üzerinde hissetmeye başlar. Liseye devam edip hem eski arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye hem de önceki hayatına dönmeye çalışırken, intihar eden bir sınıf arkadaşının cesedi bulunur. On beş yaşında ve artık kör bir kız olan Emma, hayatın yaşamaya değip değmediğini anlamak için arkadaşının başına gelenleri çözmek zorundadır. 
 
Kör, bir genç kızın dünyada kendine yer edinme çabasını anlatan güçlü ve dokunaklı bir roman. 
Konusunu okumadan sadece ismiyle ve sırtındaki anlamlı kabartının güzelliğini gördüğümde bir an önce elime geçse de okusam diyordum. Bunun nedeni de henüz kör birinin ağzından ya da kör biri hakkında tüm kitabı kapsayacak kadar geniş bir roman okumadığım içindi. Kitap baştan sona mükemmeldi. Gerçekten son yüz sayfaya geçmemle birlikte keşke hiç bitmese dedim çünkü Emma'nın hayatı benim için o kadar değerliydi ki günden güne neler yaptığını, ileride onu neler beklediğini bıkmadan okusam yine doyamazdım. Kitabın başlangıcıyla umut denen şeyin kelimelerle bile cümle içinde kullanılmadığını anlayacak kadar yoğun bir kitap olduğunu anlıyorsunuz çünkü Emma'nın körlüğü bir süre sonra geçme ihtimali taşıyan türden değil ne yazık ki. Tabii ki bu bilgiyle bir sarsılmadım değil. Yani anlayacağınız üzere kitap pembe hayallerle bezeli değil kesinlikle. Emma'nın dünyasında her şey hissedilerek, kulak patlatarak, elle dokunarak anlam kazanıyor. Böyle olunca da gözleri görmeyen bir kızın etrafında dönenleri anlaması için her şeyi en ince detayına kadar kavramaya çalışması gerekiyor. Böylece Emma'nın ağzından okuduğumuz bu kitap çok fazla detay içeriyor. Herhangi bir düşünceye paragraflarca değiniyor ya da yaptığı bir eylemin içeriğini bize uzun uzun anlatıyor. İlk başlarda bu durumdan biraz sıkılıp darlansam da daha sonrasında onun bu detaylı anlatımına fazlasıyla alıştım ve mantık yükleyerek çok daha sevmeye başladım. Kitabın ana konusuysa Emma'nın hayata tutunmaya çalışmasından ziyade intihar eden sınıf arkadaşının ölümünün ardından kör olduğu halde hayata devam etmesi için elinde olanları ve yaşamanın buna değip değmeyeceğinin cevabını arıyor. Sayfalar devam ettikçe onun çaresizliğini çok derinlerde hissediyorsunuz. Yapamadıklarını, yapamayacaklarını aklından geçirdikçe istemsizce alnım kırışıp suratıma hüzünlü bir tablo oturdu. Kitabın ilk yarısının ardından Emma'nın babasıyla olan hastane ziyaretinde tanıştığı Annabelle ile geçen konuşmalarını boğazım düğüm düğüm okudum. Annabelle hakkında kitapta yazılanlarla ağla ağla doyamadım. Beni böyle bir anda gözyaşlarına boğdu. Yaşananların kurgudan ziyade gerçek olabilme ihtimalinin ağırlığıyla ezilip kaldım. Kitap boyunca Emma'nın kalabalık ailesini ve Logan ile arkadaş ilişkisini de uzun uzun okuyoruz. Ayrıca Emma'nın yaşama tutunmak için başarmaya çalıştıkları, kendini hem içe kapatıp hem de insanlarla bir araya gelmek için uğraşması çok güzeldi. Kitaba karşı içim dolu dolu hislerle kaplı. Duygusal anlamda ağır empati içeren bir romandı ve çok ama çok güzeldi. Kesinlikle ama kesinlikle okumanızı öneririm.
Continue reading Kör - Rachel Dewoskin | Kitap Yorumu

Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kapkaranlık Ormanda
Orijinal Adı: İn a Dark, Dark Wood
Yazar: Ruth Ware
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 376
Goodreads Puanı: 3.64/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Karanlık ormanda
Karanlık, kapkaranlık bir ev vardı;
Ve o karanlık evde karanlık, kapkaranlık bir oda...
O karanlık odada…
Bazen korkulacak tek şey... insanın kendisidir.
Nora on yıldır geçmişinden kaçıyordu. Evini, arkadaşlarını ve özlememesi gerektiğini düşündüğü bir hayatı geride bırakmıştı.
Hiç beklemediği bir anda gelen bir bekârlığa veda partisi daveti, onu geçmişiyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu, Nora’nın geçmişini nihayet bir kenara bırakması için bir işaret miydi? Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Çok ama çok yanlış…
Bazı sırların sonsuza dek saklanması mümkün müydü?
Kitabın arkasında şu alıntıyı görmek bile son sayfasına kadar "vay be" dedirtecek kadar gerilim bazlı bir romanı elime aldığım hissiyatı vermişti. Gerilim okumayı çok nadir tercih etsem de bu kitapta eksik bulduğum en bariz kısım gerilimin bu kadar az kullanılmasıydı. Kapkaranlık bir ormanda, karanlık cam bir ev.. Evet, olaylar bu bahsedilen yerde geçiyor fakat böyle karamsar bir giriş okuduğumda daha can alıcı, şok edici satırların karanlık ormanı kapsayacağını düşünmüştüm. Kitabın konusu kesinlikle tahmin ettiğim gibi değildi. Ne zamanki ingilizce kitap kapağında; birisi evlenmeye hazırlanıyor, birisi ise öldürülmeye cümlesini görünce içeriği konusunda az çok kafa yorabildim. Öncelikle ilk satırdan Nora'nın on sene önce başına gelen olayın merakıyla kitaba sarıldım. Tabii bir de okuduğumuz kadarıyla konudan çıkaramadığımız bir kaza olayı mevcut. Kitap ilerledikçe olayların patlak vereceği kısımdan kimin suçlu olduğuna dair düşünüp durdum. Son yüz sayfaya yaklaşırken meraktan göbeğim çatladı. Hele de James'le Nora'nın arasında yaşananların merakını yazar sağolsun dibine kadar hissettim. Sonunda harika bir bomba saklı olduğunu duyduğumdan aklımdaki soruların hepsinin sileneceğini bilerek zihnimin karman çorman olmasına izin verdim. Kazanın gerçekleştiği zaman dilimine vardıktan sonra artık geçmişe dönmeyi bırakıyoruz ve asıl o zaman kitaba dört kolla sarıldım.
Ortada meydana gelen cinayetin arkasındaki parmak için aklımda iki isim vardı ve ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. Nora'nın on sene önce başına gelenleri okuduğumda şaşkınlığımın sebebi kesinlikle daha derin, daha berbat bir şey bekliyor oluşumdu. Ayrıca Nora'nın böylesine büyük bir vedanın ucunda başka hiçbir şeye ihtimal vermeden arkasını dönüp gitmesinde eksik bir şeyler takılı kaldı. Nihayet tek bir cümleyle kimin ne halt yediği satırlara döküldü fakat bu da beni şok etmedi çünkü iki tahminimden biri bu yola çıkıyordu. Arada ufaktan sıkmaya başladığında bile ipleri hemen daha heyecanlı kavrayan güçlü bir kitaptı. Yazarın diğer romanın çevrilmesini dört gözle bekliyorum. Kapkaranlık Ormanda'yı çok beğendim fakat giriş cümlesini ve kapağıyla isminin gizemini kalemine dökememişti. Kaleminde en büyük beğendiğim kısımlardan biri de okuyucunun aklını karıştırmaktan kaçınıp açıklayıcı ve net bir sonla kitaba veda etmiş olmasıydı. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware | Kitap Yorumu
,

Crown of Midnight - Sarah J. Maas | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Crown of Midnight (Throne of Glass #2)
Dili: İngilizce
Yazar: Sarah J. Maas
Sayfa Sayısı: 418
Goodreads Puanı: 4.5/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
"A line that should never be crossed is about to be breached.
It puts this entire castle in jeopardy—and the life of your friend."
From the throne of glass rules a king with a fist of iron and a soul as black as pitch. Assassin Celaena Sardothien won a brutal contest to become his Champion. Yet Celaena is far from loyal to the crown. She hides her secret vigilantly; she knows that the man she serves is bent on evil.
Keeping up the deadly charade becomes increasingly difficult when Celaena realizes she is not the only one seeking justice. As she tries to untangle the mysteries buried deep within the glass castle, her closest relationships suffer. It seems no one is above questioning her allegiances—not the Crown Prince Dorian; not Chaol, the Captain of the Guard; not even her best friend, Nehemia, a foreign princess with a rebel heart.
Then one terrible night, the secrets they have all been keeping lead to an unspeakable tragedy. As Celaena's world shatters, she will be forced to give up the very thing most precious to her and decide once and for all where her true loyalties lie... and whom she is ultimately willing to fight for.
İlk olarak serinin ikinci kitabının kesinlikle daha güçlü ve dolu dolu olmasını bekliyordum. İlk yarıya kadar aşırı aşk bazlı bir kitaptı. Kitabı çok yoğun hislerle okuyamadım. Hatta itiraf ediyim; baya göz devirerek okudum. Çünkü bu yazarın kız karaktere yaşattığı çoklu aşklara artık ciddi anlamda sinir oluyorum. İlk kitabında Dorian ile samimi hisler içerisinde olan Celeana'nın duygularının ikinci kitapta tamamen Chaol'a kaymış olduğunu görüyoruz. Zaten ilk bölümünden bu ortada. Serinin sıradaki kitaplarında Celeana'nın "muhtemelen" kesin olarak kiminle birlikte olacağını bildiğim için yazarın her kitapta partner değiştiriyor olması bana göre baya okuyucuyu saf ayağına yatırmak oluyor. Böyle olunca da kız karakter gözümde zayıf, her hoş söz söyleyip yanında durana kalbini kaptıran oldukça sıradan biri olarak kalıyor. Bu nedenle tüm kitap boyunca Chaol ve Celeana arasında geçenleri zerre sevecen hislerle okumadım.
 İkinci kitabı son yüz sayfasına kadar ilk kitap kadar bile sevememiştim. Fakat son elli sayfası gerçekten çok iyiydi. Hiç beklemediğim olaylar patlak verdi. Ayrıca ana karakterin bile bunları bizden saklaması çok hoşuma gitti. Genel havasına bakarsak Celeana'nın suikastçı ve acımasız tavrı oldukça arka planda kalmıştı. Daha çok nefes kesen bölümler beklerdim. Gözümde çoğunlukla sonuyla kurtarıp beğenimi kazanan bir kitap oldu. Sıradaki kitapta konunun daha dolu dolu olmasını, Celeana'nın ilk ilgisini çeken adama gönlünü kaptırmayıp daha güçlü bir karakter olarak önümüze çıkmasını bekliyorum.
Continue reading Crown of Midnight - Sarah J. Maas | Kitap Yorumu
,

Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kanadı Kırık Kuşlar
Yazar: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Sayfa Sayısı: 392
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
1930’ların Almanyası... Nazilerin baskısından bunalan Yahudi asıllı tıp doktoru Gerhard Schlimann, çemberin yeterince daraldığını,  kendisi ve ailesi için tek çarenin kaldığını hisseder: Kaçmak... 
Ancak işsizliğin, savaşın habercisi toplumsal karmaşaların ve her yere yayılan ayrımcılığın cenderesindeki bir dünyada insanca yaşanacak bir yer bulmak hiç de kolay değildir. 
Zira Gerhard Schlimann ve diğer Yahudilere sözümona gelişmiş ülkeler bir bir sırt çevirirken, bir tek Avrupa’nın kıyısındaki genç bir  Müslüman ülke kucak açar: Türkiye Cumhuriyeti... 
Art arda dört kuşak kadının öyküsünü anlatan bu romana bayıldım. Yazardan okuduğum ilk eseriydi ve sırada elime alacağı kitabı için sabırsızlanıyorum. Hitler'in Almanya'yı kuşattığı zaman diliminde Yahudi kökenli bir ailenin İstanbul'a gelmesiyle Türk gelenekleri içinde yaşamalarını okumakla başlıyoruz kitaba. O zamandan bugünümüze kadar kapsayan vakit içerisinde ülkemizde yaşanan onca kolay yutulmayacak olaya değiniyoruz. Bazılarını ben de bu kitap sayesinde öğrendim. Değindiği dört kadının hikayesini; özellikle de diğer üçünü çocukluğundan itibaren okuyoruz ve böylece bebekliğinden yaşlı büyükanne oluncaya kadar okuduğumuz bu karakterleri iyice bağrımıza basıyoruz. Başlarda içimde büyük bir merak duygusu uyandırmasa da ilerledikçe artan bir keyifle bayılarak okudum. Ben en çok Suzan'ı sevdim ve her satırında onun gençliğindeki bıcırık, yaşı ilerledikçe olgun hallerini çok severek okudum. Baştan sona gerçekten önemli olaylara yerinde değindiği için harika bir eser gözümde. İnsanı insan olduğu için sevmeyi anlatan muazzam bir kitaptı. Yeri geldiğinde yaşananlar sonucu öfkeye sürükleyen, yeri geldiğinde değindiği aile ve tatlı aşk satırlarıyla sıcacık gülümseten; sonuç olarak histen hise sarıldığım bir kitap oldu. Rica ederim okuyunuz.
Continue reading Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin | Kitap Yorumu
,

Kız kardeşler Arasında - Kristin Hannah | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kız kardeşler arasında
Orijinal Adı: Between Sisters
Yazar: Kristin Hannah
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 480
Goodreads Puanı: 4/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Sevgi adına yapılan hatalar…
Yeni bir başlangıç yapabilme umudu…
Ve sadece iki kız kardeşin arasında kalacak anılar…
Meghann Dontess yıllar önce kimsenin cesaret edemeyeceği bir tercih yaparak tüm hayatını sil baştan kurmaya karar verir ve başarılı bir kariyere sahip olabilmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalır: Kız kardeşini terk etmek. Başarılı ama yalnız bir kadın olan Meghann’ın yıllar sonra tekrar bir araya geldiği kız kardeşi Claire şimdi bir dönemecin eşiğindedir ve hayatında ilk kez âşık olup kısa süre içinde evlenmeye karar vermiştir.
Meghann kız kardeşini hata yapmaması için evlenmekten vazgeçirmeye çalışırken kader onları tahmin bile edemeyecekleri kötü bir sürprizle karşı karşıya bırakır. Ancak zorlukların üstesinden gelmek için gösterdikleri çaba onları yakınlaştıracak ve birbirlerini anlamaları için bir fırsat sunacaktır…
Kız Kardeşler Arasında acı veren pişmanlıkları, kalbin küçük bir köşesinde saklanan güzel hatıraları ve ne olursa olsun yitirilmeyen tekrar sevebilme umudunu anlatıyor…
Yazardan yine çok severek okuduğum bir kitabı oldu. Sanırım ilk okuduğum kitapları o kadar güzel olduğu için o mükemmel tepeden inip diğer kitaplarını okuduğumda elimde olmadan eksikleniyorum. Bu kitabının başlangıcı oldukça karışıktı. Kızkardeşlerin geçmişine inildiğinde en merak ettiğim kısımlar üzerinden geçildi. Claire'in ve Meghann'ın o yaşta hissettiklerine dönülerek satırlara dökülseydi kesinlikle çok daha duygusal olurdu. Açıkçası asıl ana konunun gidişatı hiç tahmin ettiğim gibi olmadı. Claire'in başına böyle bir şey geleceği aklımdan geçmemişti. İki kızkardeşin birbirine hasret hallerini yazar çok güzel ifade etmişti. Yalnız kitabın sonlarına doğru baya imkansız ve ağır olasılıklar üzerine kurulu bir olayın gerçekleşmesine her ne kadar sevinsem de gerçek hayatta böyle şeyler pek başa gelmeyeceğini bildiğim için bir tarafım bu olayı tam olarak benimseyemedi. Claire'in kızıyla olan kısımları ve Meghann'ın aşkı ilk defa derinden tatmasını severek okudum. Sonlarına doğru bir ara gözlerim dolacak gibiydi. Keyifle son sayfaya geldim ama yazarın henüz okuduğum diğer kitaplarına nazaran biraz daha en azından mükemmel diyemeyeceğim bir seviyedeydi.
Continue reading Kız kardeşler Arasında - Kristin Hannah | Kitap Yorumu
,

Mavi Makara - Anne Tyler | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Mavi Makara
Orijinal Adı: A Spool of Blue Thread
Yazar: Anna Tyler
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 376
Goodreads Puanı: 3.40/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Sarılarla ve yeşillerle bezeli, esintili, şahane bir öğleden sonraydı.
İşte Abby, kocası Red Whitshank’e âşık olduğu günü böyle anlatmaya başlardı. Birlikte dört çocuk büyüten Abby ve Red iyisiyle kötüsüyle nice anılar biriktirmişti. Geniş ailelerinde kahkaha ve neşeyle dolu günler olduğu kadar kıskançlıklar, hayal kırıklıkları ve büyük sırlar da vardı ancak ne yaşanırsa yaşansın onları bir arada tutan bağ asla zayıflamazdı. Ve şimdi 1900’lerin başından 21. yüzyıla uzanan bu sıradışı ailenin üçüncü kuşağı, Red ve Abby’den kalan gösterişli, eski Whitshank Evi’yle ve onlardan geriye kalan manevi mirasla baş başa…
Beklediğimden çok daha güzel, kavuracak samimiyetle yazılmış harika bir kitaptı. Baştan sona büyük keyifle, suratımda sürekli filizlenen sıcak bir tebessümle okudum. Eksikleri oldukça vardı fakat genel olarak öyle güzeldi ki çoğunu unutmaya çalıştım. En bariz eksik bulduğum kısım; başta detaylıca değindiği bir konuya kitabın ilerisinde bir daha asla değinmiyor oluşu oldu. Bir de yazarın böyle karman çorman yazmasını garip buldum. Ailenin iki kızının da kocalarının ismini Hugh diye yazması ve Abby'nin en yakın arkadaşının isminin Ree olmasıyla arada acaba kocasının takma adı Ree mi düşünüp okuyacak kadar aklımın bulanmasını sağladı. Arada oradan buraya atladığında daha keskin hatlarla kimi, niye okuduğumuzu belirtmesini isterdim.
Linnie Mae kızdığında bağıran, surat asan tiplerden değildi. Öfkelendiği kişinin yüzüne bakmama gibi bir huyu vardı. Gerekirse konuşur ama göz göze gelmemeye özen gösterirdi. İnadına Junior da böyle durumlarda karısı başını kaldırıp yüzüne baksın diye yanıp tutuşurdu. Sorun yokken karısının ona sık sık bakışının, hem de sırf onu seyretmekten haz duyarmış gibi gözünü ayırmadan bakışının değerini böyle zamanlarda daha iyi anlardı.
Kitaba ilk Stem'in küçüklüğünü okumakla birlikte tutuldum. Onu evlat edinmelerini ve boyun kısmına değinmelerine bayıldım. Denny'in yaşadığı sorunlar ve ailesinin onunla ilişkisini okumak da çok güzeldi. Asıl en ama en çok beğendiğim kısımsa hiç beklemediğim bir yerden oldu. Kitabın sonlarına doğru ana karakter Red'in anne babasına değiniliyor ve birkaç sayfayı dahi kimden bahsettiğimizi anlamadan okudum. Linnie Mae ile Junior arasında geçenler vurdu geçirdi beni. O Linnie'nin alttan alışları, Junior'un vurdumduymaz ama gizliden senelerce Linnie'ye aşık olup onu düşünüyor olmasını bayılarak okudum. Linnie'nin içe kapanışlarını okudukça boğazım düğümlendi resmen. Kitabın ismini aldığı "mavi makara" alıntısı ise ayrı güzeldi. Gerçekten kalabalık bir ailenin samimiyetini hakkıyla satırlara geçiren çok güzel bir kitaptı. Canı gönülden öneririm, keyifli okumalar..
Continue reading Mavi Makara - Anne Tyler | Kitap Yorumu
,

Sempre - J. M. Darhower | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Sempre
Yazar: J. M. Darhower
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 512
Goodreads Puanı: 4.21/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Bu fedakârlığın, ölümün, aşkın ve özgürlüğün öyküsü. Bu sonsuzluğun öyküsü.
Haven Antonelli ve Carmine DeMarco birbirinden çok farklı bir şekilde yetişmiştir. Haven bir köle olarak, çölün ortasında herkesten uzakta, her gün çalışarak ve tacize uğrayarak büyümüştür. Carmine ise zengin bir mafya ailesine, bir oğlan çocuğu olarak doğmuş ve bolluk içinde büyümüştür. Fakat bir gün hayatları çakışır. Bir dizi sır ve yalanla boğuşurken, ikisi de görünüşte birbirlerinden farklı olsalar da aslında birbirlerine düşündüklerinden daha çok benzediklerini öğrenirler. Kaosla dolu ve para ile güç tarafından yönetilen bir dünyada Haven ve Carmine özgürlüklerine kavuşmak için savaş verecekler.
Cinayet ve ihanetin olağan olduğu bu hayatta hiçbir şey bedava değildi, özellikle de özgürlükleri. Fakat geçmişlerinden kaçabilecekler miydi? En önemlisi ise, özgürlük ne demekti?
Bu türde çok fazla okuduğum halde yazarın önceki serisinin ne kadar kaliteli ve farklı olduğunu bildiğimden yazarın kalemine güveniyordum. Özellikle de arka sayfasındaki kız karakterin çölde bir köle olarak, erkek karakterin ise zengin bir ailede varlıklı bir evlat olarak doğduğunu bilmek içimdeki heyecanı körükledi. Ciddi anlamda söylüyorum ki özellikle de içine aksiyon ve imkansız bir aşk tarzı olayların dahil olacağını bildiğimden kitabın ilk sayfasını açarken bile içim kıpır kıpırdı. Uzun zamandır bir kitaba başlamadan böyle heyecan dolu hislere bürünmüyordum. İlk olarak elli sayfaya varmadan hayal kırıklığına uğradım çünkü kesinlikle karakterlerin yaşlarının daha büyük olmasını bekliyordum. Karakterleri on yedi yaşında okumaya başlayınca hep bir ihtimal birkaç sene sonrasına gideceğimizi düşündüm ama kitap boyunca böyle bir şey asla gerçekleşmiyor. Karakterlerimiz bu büyük aşklarını en geç yaşlarında tadıyorlar. Kitabın ilk yüz sayfa kadarı oldukça sıradan, hafif klişe ama göze batmayan türden tatlılığıyla iç eriten tarzdaydı. Haven'i zaten hakkında iki satır okumakla bile bağrıma bastım. Carmine ise okudukça ısındığım, çok sevdiğim bir karakter oldu. Önce aşklarının yavaştan kalplerine yeşermesini okuyoruz. Ardından da nihayet kitabın tehlikeli yanı göz kırpıyor. O satırlarla daha kaliteli bir roman okuyacağımı kavramış oldum. Kitabın kurgusunun ardında Haven'i ve Carmine'yi daha imkansız, ailevi ve tehlikeli bir duruma sokacak bir sır yatıyor. Tabii kitabın sonuna kadar bunun merakıyla sayfaları çevirip duruyoruz.
Zerre sıkılmadan büyük bir şevkle okudum tüm sayfaları. Aşklarının daha çarpıcı olmasını bekliyordum fakat yazarın diğer serisini okuyanların merak edeceği üzere bu kitabında ikilinin aşkı o kadar derin ve hatta artık abartılacak bir tutku üzerine yol almıyor. Böyle olunca yazar da çok ağır yakınlaşma sahneleriyle kitabı doldurmamış. Yazarın kaleminde en çok hoşuma giden betimlemeleri ve okuyucunun işaretlemek için duraksayacağı satırları bol keseden yazmasıydı. Tekrar tekrar okuduğum, ikilinin aşkının satırlara çok güzel döküldüğü bir sürü sayfa vardı. Benim için mükemmel beş puanlık bir aşk romanı değildi. Çok severek okudum ve sonlarına doğru da bayıldım ama benim açımdan bir şeyler eksikti. Bahsettiğim kısımlardan anlayacağınız üzere yazarın hakkını verdiği çok güzel bir romandı. Gerçekten türüne göre kalın bir aşk romanı ama emin olun içi dolu dolu. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Sempre - J. M. Darhower | Kitap Yorumu