29 Mayıs 2016

,

Küller ve Kor - Sabaa Tahir | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Küller ve Kor
Orijinal Adı: An Ember in the Ashes (An Amber in the Ashes #1)
Yazar: Sabaa Tahir
Yayınevi: Epsilon
Sayfa Sayısı: 475
Goodreads Puanı: 4.31
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
İmparatorluk’ta itaatsizlik ölümle cezalandırılır. Kanını ve canını
İmparator’a adamayanlar sevdiklerinin öldürülmesi ve kendileri için değerli olan her şeyin yok edilmesi tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Antik Roma’dan ilham alan bu acımasız dünyada, Laia dedesi, ninesi ve ağabeyiyle birlikte İmparatorluk’un fakir arka sokaklarında yaşam mücadelesi vermektedir. Askerlere asla karşı gelmezler, çünkü karşı gelenlerin başına neler geldiğini daha önce görmüşlerdir.
Ama Laia’nın ağabeyi ülkesine ihanetten tutuklanınca, Laia bir karar vermek zorunda kalır. Kardeşini kurtarma sözü veren isyankârlar için İmparatorluk’un en büyük askeri okulunda casusluk yaparak hayatını tehlikeye atacaktır.
Orada Laia okulun en yetenekli -ve belli etmese de en isteksiz- askeri Elias’la tanışır. Elias’ın tek istediği hizmet vermek için eğitildiği bu zorba yönetimden kaçmaktır. O ve Laia çok geçmeden kaderlerinin birbirine geçtiğini ve seçimlerinin bu toprakların geleceğini sonsuza kadar değiştireceğini fark ederler.
Bu kitap o kadar mükemmeldi ki yine kalbim ağrıyor. Şu an yorumu girerken aval aval sırıtıyorum. Kargalar Meclisi'ni okuduğumdan beri kalbimdeki o derin boşluğu ziyadesiyle kapatan bir kitap okudum ya benden mutlusu yok! Bugüne kadar okuduğum en karanlık ve acımasız fantastik-distopya kitabıydı. Resmen nefes nefese okudum ve kelimelere sığdırıp anlatamayacağım kadar çok sevdim. O kadar ki artık okuyacağım kitapları karşılaştırabileceğim ve daha ağır eleştirip eksiklerini görmemi sağlayacak kadar mükemmel bir kitaptı. Açık ara bu sene okuduğum en iyi kitaplar arasında! Yazarın kalemi neydi öyle?! Karakterleri çok sevdim ama tüm kitabı diken üstünde okudum. O kadar acımasız bir hikayeye sahip ki her an her şey olabilirdi. Ana karakterlerden biri kolunu ayağını kaybetse bunu sabırla katlanıp çıtınızı çıkaramayacağınız seviyede acımasız karakterlerle doluydu. Ya da herhangi bir olayın şokunu yaşarken kitabın kurgusundan ötürü isyanınızı içinize bastıracağınız ve yazara tek kelime sövemeyeceğiniz bir kitaptı.Okuduğum en pislik kurguya sahipti. O eğitim şartları, kölelerin ve Alimlerin düştüğü durumlar ve hele de Elias'ın ilişkilendiği en yakın kişinin kim olduğunu ilk sayfalarda öğrendiğimde şok geçirdim. Kitabın konusunun ismiyle bu kadar mükemmel bir şekilde uyum sağlaması... Ayrıca Laia'yı da öyle sevdim ki onun korkularıyla savaşı, abisine olan bağlılığı ve etrafındaki insanları önemseyişi içimi eritti.
Yazar araya çok az romantik sahneler de iliştirmişti ama kitapta o sahnelerin geçmesi o kadar imkansız ki resmen havaya zıplayıp o sahneyi elinizle kapmak istiyorsunuz. Hayatımda yediğim en güzel tersköşeydi sanırım. Bir karakterin ikisiyle de olmasını bu kadar istediğimi hatırlamıyorum. Yazarların bir karakterin iki kişiye de yakın içtenlikle aynı hisleri hissetmesini okumak beni çıldırtır normalde. Ama bu kitapta o karakter, ikisinden birisiyle olsa bile kazananın adına sevineceğim gibi diğeri kaybettiği için hüsrana boğulacaktım. Ayrıca bu kitapta resmen yanaklarımdaki yaşlar sıraya girdi. Üçüncü sınav gerçekleştiğinde yazarın üzerinde dura dura o acıyı yüreğimize dağlaması ve Elias'ın gözlerinden çektiği acıyı içimize çeke çeke hissetmemiz beni aldı götürdü ve bir ara susamadım. Bana bu kadar dokunan bir kalemi olduğu için hayran kaldım. Bir kitabın beni oradan oraya savurmasını her zaman tüm kalbimle isterim ve bu kitap bana isteğimden daha fazlasını verecek kadar çok güzeldi.
Kitapta sorguladığım tek bir nokta oldu. O da bu kadar iğrenç bir hayat yaşıyorsan insan neden intihar etmez ki? Yani eğer bu iğrenç hayatından kurtulamayacağını biliyorsan inadına hayata baş kaldırmak niye? Bunu özellikle hizmetçilerin hayatlarını okuduğumda içimden geçirip durdum. Bir de Laia'nın abisi için çektiği o acıları okudukça bir tarafım elimde olmadan sorguladı ve empati yaptığımda kendi açımdan hüsrana uğradım. Bazı satırlar aklıma geldikçe yüreğim pır pır ediyor. Ayrıca bu kitapta uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım. Normalde genel olarak kitaplarda sadece beğendiğim satırları işaretlerim. Beni şaşırtan ve çok etkileyen olayları işaretlemem için kitabı gerçekten çok severek okumam gerekir. Bu kitapta her yeri sanki ikinci kitap çıkana kadar beynime kazımak istermişim gibi işaretledim çünkü her an ayrı bir şok geçirdim. Oradan oraya savruldum ve her seferinde diken üzerindeydim. Önceki kitaplarda okuduğum acımasız görünüp yumuşak olan ve her şekilde ana karakterlerin her şeyden son anda sıvışabileceği bir dünya değildi. Kesinlikle her an her şeye hazırlıklı olarak okudum. İkinci kitabı muhtemelen epsilon çok geç çıkaracak bu yüzden ingilizce hali nete düştüğü zaman rahat okuyabilmek için önce ilk kitabı bir de ayıla bayıla ingilizce okuyacağım. Sonunu öyle bir bitirdiler ki ikinci kitap çıktığında veya ekitap okuyacabileceğim şekilde nete düştüğünde yarım saat kesintisiz çığlık atacağım. Kesinlikle ve kesinlikle okuyun.
Continue reading Küller ve Kor - Sabaa Tahir | Kitap Yorumu

28 Mayıs 2016

,

Winter - Marissa Meyer | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Winter
Orijinal Adı: Winter
Yazar: Marissa Meyer
Yayınevi: Artemis
Sayfa Sayısı: 798
Çıkış Tarihi: Nisan 2016
Goodreads Puanı: 4.54/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Bu masallarda mutlu sonu kadınlar yazacak!
Ay halkı, yüzündeki yara izlerine aldırmadan zarafeti ve nezaketiyle hepsini büyüleyen Prenses Winter’a hayrandı. Herkes, genç Prenses’in, üvey annesi Kraliçe Levana’dan çok daha nefes kesici bir güzelliği olduğunu düşünüyordu.
Winter, üvey annesinden pek hoşlanmıyordu. Eh, bunda Levana’nın, genç ve güzel Prenses’in çocukluk arkadaşı ve yakışıklı saray muhafızı 
Jacin’e duyduğu hisleri onaylamamasının da etkisi vardı tabii. Ancak Winter, Levana’nın sandığı kadar zayıf biri değildi ve yıllardır üvey annesinin isteklerini görmezden gelmeyi başarmıştı.
Winter, sayborg mekanik ustası Cinder ve arkadaşlarıyla birlikte belki de büyük bir devrim başlatacak ve uzun süredir gizliden gizliye süren bir savaşı nihayete erdirecekti.
Cinder, Scarlet, Cress ve Winter; Kraliçe Levana’yı alt edip kendi mutlu sonlarını yazabilecek mi?
Yine bir seriye veda ediyorum. Ay Günlükleri serisi benim bu yılın başlarında ilk üç kitabını üst üste süpürdüğüm bir seriydi ve Cress favorimdi. Winter'ı da çok seveceğimi biliyordum çünkü Winter'in zaten çoğu kısmını İngilizce okuyup o zamanlar İngilizcemi yeterli olmadığını düşünüp Türkçesini beklemeye karar vermiştim. Öncelikle kitap çok güzeldi, harikaydı. Karakterlerin hepsini ayrı seviyorum zaten. Benim seride favori kızım Cress'di. Çünkü onun içine kapanık aşık halleri Cress kitabını okurken beni çok eğlendirmişti. Throne da favori erkek karakterimdi. Wolf'u da çok seviyorum ayrıca. Kai bir tık daha geride kalıyor nedense. Bu kitapta İngilizce okurken de beni rahatsız eden olay yine ortaya çıktı. Aslında ortasına geldiğimde bu kitaba tam puan vermeyi düşünmüyordum çünkü gerçekleşecek olayın bu kadar uzatılması, karakterlerin sürekli ayrı kalmaları beni çok sıktı. Son yüz sayfaya kadar aynı şeyi düşünüyordum ama elbette beklediğim olay çok güzel bir şekilde işlendiğinde kalbim dayanamadı ve tam puan verdim. Bu kitapta beni aşırı rahatsız eden bir şey mevcuttu ne yazık ki. Kitabın çevirisinde hiçbir yazım hatası yoktu ve çok detaylıydı fakat bizim Türkçe'de laka luka kullandığımız tüm terimler mevcuttu. Bu durum beni çok baydı çünkü normalde Marissa Meyer'in kalemini İngilizce okuduğum kadarıyla biliyorum ki seriye espri katmayı çok amaçlamamıştı. Ama çeviride fütursuzca sürekli ama sürekli bizim dilimizde kullandığımız espri terimleri vardı ve benim açımdan aşırı sırıtmıştı. Bu durum kitabın sonuna kadar beni rahatsız etti. Ayrıca çoğu esprininde çeviride geçmediği halde eklendiği kanısındayım, çünkü İngilizce okurken bazı cümleleri daha kısa hatırlıyorum.
Seriye veda kitabı olarak çok güzeldi ama bu kadar uzatmamalarını beklerdim. Tamam, gerçekten imkansız bir şeyi başaracaklar ama bu kadar koşuşturmaya gerek var mıydı deyip durdum. Olaylar çok uzatılmıştı ve ben sadece son yüz elli sayfada büyük bir heyecan yaşayarak satırları okudum. Onun dışında son kitapta beklediğim olaylar gerçekleştiği için çok mutlu oldum. Özellikle Wolf ile Scarlet'in kavuşması ve Cress ile Throne arasındaki durumun açıklığa kavuşması gibi. Ayrıca benim bu seriye dair en ama  en çok sevdiğim şey yazarın bizim bildiğimiz masallarla bu kadar harika bir şekilde kitap karakterlerini bağlantılı yapabilmesiydi. Winter'da elma yüzünden zehirlenme konusu çok güzel ve orijinal yazılmıştı. Ayrıca serinin artı yönlerinden biri dört tane ayrı ayrı harika aşk hikayesini okuyabilmemiz. Bu durum seriyi daha güzel yapıyor ve son kitapta Winter ve Jacin'in arasında geçenleri okumayı da çok sevdim. Eğer son yüz elli sayfa beni gerçekten heyecanlandırmasaydı puanımı kırabilirdim ama o sayfalara ve tabii ki harika sonu için tam puanı hak ediyor. Ayrıca işaretlediğim çok güzel satırlar vardı, alıntı paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Seriye başlamadıysanız bir an önce başlamanızı da öneririmmm.
Continue reading Winter - Marissa Meyer | Kitap Yorumu

25 Mayıs 2016

,

The 100 Eve Dönüş - Kass Morgan | Kitap Yorumu

Kitap Adı: The 100 Eve Dönüş
Orijinal Adı: Homecoming (THe 100 #3)
Yazar: Kass Morgan
Yayınevi: GO KİTAP
Sayfa Sayısı: 328
Goodreads Puanı: 3.96/5
Benim Puanım: 3,5/5
Arka Sayfa;
100 ekibi Dünya’ya inişlerinden haftalar sonra nihayet bir düzen kurmayı başarmıştır ama Kolonicileri taşıyan yeni iniş gemilerinin Dünya’ya gelmesiyle birlikte, hassas dengeler yavaş yavaş bozulmaya başlayacaktır.
Dünya’ya acil iniş yapan Koloniciler arasındaki GLASS yeni bir başlangıç umuduyla geldiği bu gezegende, hayallerindekinden çok farklı gerçeklerle karşı karşıya kalacaktır. Yaralı Koloniciler için canla başla çalışan CLARKE’ın aklında tek bir şey vardır: Dünya’da bir yerde yaşama ihtimali olan anne ve babasını bulmak. Wells, Yardımcı Şansölye ve muhafızlarının gelişiyle sarsılan otoritesini korumaya çalışırken Bellamy geride bıraktığını sandığı suçuyla yüzleşmekle kaçıp gitmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. 100 ekibi ya Dünya’da buldukları özgürlükleri için mücadele edecek ya da sahip oldukları her şeyi ve sevdikleri herkesi kaybedecektir.
Bir seriye daha veda ediyorum. The 100 serisi çoğunluğun aksine benim severek okuduğum bir seriydi ve final kitabından büyük umutlarım vardı. Umutlarımın çoğu hayal kırıklığına uğrasa da kitabı severek okudum. Eleştiride bulunacağım kısmı çok fazla var. Bu kitapta sevdiğim şeyler yine akıcı olması ve heyecanı elden bırakmamasıydı. Tabii ki sonu da çok güzeldi ama benim bir finalden beklediğim satırları önüme sermedi. Öncelikle yazarın dili bu kitapta beni çok boğdu. Yazarın dilinden kastım karakterlerin iç sesini okuduğumuz satırlar. Onun dışında gerektiği yerde detay verip gerektiği yerde uzatmadan ve heyecanlı bir şekilde yazarak elinizden bırakamayacağınız bir kalemi var. Ama bu kitapta gözüme batan fazlaca şey oldu. Öncelikle bildiğiniz üzere Wells ile Clarke önceden sevgiliydi. Clarke'in sevgisi neyse de Wells'in ona olan aşkı baya manyak bir şekilde derindi. Ama Wells ile Clarke'in çok hızlı bir şekilde ayrı kalmaları ve Wells'in tanıştığı yeni bir kız sayesinde Clarke'i hemen artık arkadaş gözüyle gördüğünü söylemesi aşkı için o manyakça yaptığı şeyleri sineye çekmemi sağlamadı elbette. Biraz daha neden savurup o kısmı daha mantıklı yapmasını beklerdim yazarın. Ayrıca zorlama bir şekilde sevdiğim bir karakterin seriye veda etmesi ve bunun karşısında spoiler olmasın diye vermediğim ismin daha yeni tanışmalarına rağmen "kalbimi çıkarayım da o yaşasın" diyerek ağıt yakması da bana çok gerçekçi gelmedi. Bunlara ek olarak suçlanması gereken karakterlerin tekrar tekrar öldü ölecek öldü ölecek kurtulmaları ve yazarın sanki biz gerçekten öldüklerini yiyecekmişiz gibi son otuz sayfada yine aynı şeyi yapması da sinirimi bozdu.
Birkaç eleştirim daha mevcut. Onlar da yazarın en heyecanlı kısımları son elli sayfaya sığdırması ama yine de aklımda soru işaretleri kalması. Bir de kitapta geçen karakter sayısı 25'i geçmez sanırım ve hatta daha az bile olabilir. Ama burada 100 kişi koloniler ve 300den fazla dünyalı ve de son olarak dünyaya inan binlerce insanı anlatıyoruz. Karmakarışık olsaydın da mantıklı olsaydın dedim bir ara. Bir de yazarın tekrar tekrar bazı terimleri kullanması; "derken her yer karanlığa büründü" gibi. Bu terim rahat serinin yarısının bölümlerinde geçti ve sıktı artık. Heyecanlı olması için yazılıp durması bana yavan geldi. Bu kadar batırdım ama beni üzen ilk iki kitabı bu kadar beğenmeme rağmen son kitabın istediğim gibi çıkmamasıydı. Daha kalın olup daha tatmin edici olmasını beklerdim. Seride favorim ilk kitap oldu. Son kitap için en düşük puanımı kullanacağım ve yine de aklıma geldiğinde severek önerebileceğim bir seriydi. Eleştirdiğim kısımlar daha az olsaydı puanım artardı elbette. Ayrıca çevirisi çok dikkatliydi, sanırım hiç çeviri hatası bulamadım. Benim bu seride en çok sevdiğim karakter Glass ve Bellamy oldu. Seri için ortalama puanım ise 4 oluyor. Karşılaştırabileceğim çok fazla seri olduğu için bu kadar çok eleştiriyorum. Son kitabı da beğenerek okudum, belirttiğim gibi istediğim kadar sevemedim. Merak ediyorsanız seriye başlamanızı da öneririm. Kitap serisini bitirdiğim için hemen dizi serisine başlayacağım :)

Continue reading The 100 Eve Dönüş - Kass Morgan | Kitap Yorumu

24 Mayıs 2016

Küçükken Tiyatro Tutkunuydum

Bu kısmı çok boşladığımın farkındayım. Son zamanlarda tek derdim kitap okumak gibi görünse de ay sonu yazılarımda aslında o kadar da bağımlı olmadığımı anlıyorsunuzdur. Başlıktan anladığınız üzere küçükken yani ilkokul ve ortaokul (altıncı sınıf sadece) dönemimde ağır bir tiyatro tutkunuydum. Tiyatro sevdam aklıma gelince bir anda anılar hücum etti ve belki de bundan birkaç sene sonra hepsi hafızamdan silenecek diye düşünerek bugünlerde benim için en değerli yer olan blogumda bu anılarımı okuyacak olanlarla paylaşmak istedim. Küçüklüğümden beri şuanda da büyük bir sinema sevdalısıyım ama bunun altında bir de tiyatro aşkım vardı. Şimdi hafızamda yer edinmiş bu derin anıları sizlerle de paylaşacağım. Özellikle dördüncü ve beşinci sınıftayken tiyatroya çok meraklıydım. Sınıf öğretmenimiz de arada bana bu yolla önerilerde bulunurdu. Şuan da mantıklı bir espri anlayışına sahibim ve sanırım küçükken de sırıtıyordum. Tam olarak bu sevdam nasıl başladı hatırlamıyorum ama en belirgin anım sürekli sınıfta kısa gösteriler yapmak istememdi. İlkokul son senelere doğru olmalı ki defterlere komik diyaloglar yazar ve tek kişi olduğum halde tüm sınıfı güldürecek kadar derin düşünmeyi amaçlardım. Bunun meyvesi olarak da on beş dakikalık kısa bir gösteriyle sınıftaki herkesi güldürmeyi başarmıştım. Ne kadar üzerinde düşünürsem düşüneyim bu gösterinin sadece ufak esprileri hatırlayabiliyorum. Bundan sonra sınıf öğretmeninin övgüleri de çoğalmıştı, böylece tiyatro kursuna gitmek hayallerim arasında ön sıradan biletini almıştı. Ardından aynı türde bir gösteri daha hazırladım ama biraz şımarmış mıydım neydi ki ikinci de aynı hissi yaşatamadım. Yine gülenler oldu elbette ama aldığım karşılık üçüncüsünü yapmamam için bir cevap oldu.

Birkaç yazımda üzerinden belirttiğim gibi muhafazakar bir aileden geliyorum. Sanırım annem küçüklükten kafama koyduğumu yapan biri olduğumu anladığı için tiyatro kursuna karşı çıkmıştı. Babamın bundan haberi var mıydı açıkçası emin değilim. Beşinci sınıfa gidiyor olmalıydım ve o zamanlar sınıfta hoşlandığım bir çocuk vardı. Hatta sevgiliydik önceki senelerde. Şimdi dördüncü sınıfa giden kız kardeşime bakınca kahkahalara boğulasım geliyor. O yaşta sevgili bizim neyimizeydi şimdi fark ediyor insan. Biricik sevgilimle ayrılmıştık ama o çocuk kalbimle onu hala seviyordum, o zamanlar bir erkeği sevmek nasıl mümkün olabilirse. Bir yandan da okul dışında ona yakın olmak için tiyatro kursuna gitmek istiyordum. Fakat annem kursa karşı çıktı. Konuk olarak gidecektim ama onu da istemedi. Hatta o günü çok iyi hatırlıyorum, elimde repliklerle dolu kağıt tomarı vardı ve annem gitmeyeceğimi söylediğinde öfkeyle kağıtları yere fırlatıp onu ardımda bırakıp hızlı adımlarla eve gitmiştim. O hafta içinde cuma akşamı sürpriz bir şekilde akşam iki yakın arkadaşım bize gelip anneme ısrar etmişlerdi. Ben de onlara "repliklerimi attığımı" söylediğimde hala evin arayerinde duran gazete çekmecesinden annem repliklerle dolu tomarı çıkarmıştı. Aynı bir film sahnesi gibi samimiydi o an. Sonra o akşam yağmurlu havada bizim caddede okula doğru yanımda iki arkadaşımla hızlı adımlarla yürürken içimdeki mutluluğu dün gibi hatırlıyorum.

Sanırım iki kez tiyatro kursuna gittim ama annem kesin olarak beni kayıt yaptırmamakta ısrarlıydı. Ben de kursa gitmeyi aklımdan çıkarmak zorunda kaldım ve monolog kitapları aldım, evde kendi kendime aynanın karşısında çalıştım. Kafamdan senaryolar yazıp arkadaşlarıma roller dağıttım. Sınıfta tiyatro sevdamla az çok biliniyordum. Özellikle de herkesi güldüren o iki gösterimden sonra. Bunların ardından sınıf öğretmenimiz proje ödevi misali herkese oyun sergileyecekleri ödevler vermişti ve herkes grup olmuştu. Ben de ayrıldığım o salak çocukla grup olmuştum ve çok rahatsız ediciydi. İstesem o projede en çok dikkat çekecek kişi olabilecekken parfümleri beyefendilere taşıyan sakar bir hizmetçiyi canlandırmıştım. O gün sınıfta canlandırma yapılacağı zaman LC'den aldığımız beyaz elbisem ve manyak aşık olduğum beyaz converse'lerimi giymiştim. Bu projeden sonra da son kez sınıf öğretmenimizin herkese ödev verdiği monologlardan birini canlandırmıştım ve hafızamın o kısmındaki anılar da yanmış. Oysa ne giydiğime kadar hatırlayacakken nasıl birini canlandırdığımı bile unutmuşum.

Son olarak da kız kardeşimin sayesinde kolum çatladığı zaman konuk olarak ufak bir tiyatroda yer alacaktım ve replikleri ezberlemiştim. Kolum dirseğime kadar alçıydı ve o zamanlar yeni namaz kılıyordum. O günü de dün gibi hatırlıyorum. Beyaz uzun kollu bir bluz giymiştim ve kolumu terletiyordu. Abdest almadan külot çorap giydiğim için annem kızıp üzerimi çıkarmamı söylemişti. Hatta dayım da bizim evdeydi ve o zamanlar Bez Bebek vardı. Hatta ve hatta Bez Bebek izlemeye daldığım ve annemin namaz ısrarı sayesinde okula geç kalıp rolümü, sınıf öğretmeninin kızının amatörce yerime geçmesine kaptırmıştım. Ama o gün üzüldüğümü hatırlamıyorum, zaten o tiyatro çok fazla kişi tarafından izlenmeyecekti. Sanırım asıl sebebi ise çoktan tiyatro sevdamdan vazcaymış olmamdı. Küçüklüğümde içimde doğan bu hevesi ailem yerine getirseydi ve bu heves kat kat artsaydı muhtemelen bugün üniversitede gerçekten tiyatroyla alakalı bir bölüm okurdum ama iyi ki okumuyorum. Sapacağım yolların çoğunun yarısına varmışken aile yargılarımın tasdik etmediği daha beter yerlere gelmek istemezdim. Yani anlayacağınız bu da benim geçip giden tiyatro sevdamdı. Böyle okul zamanlarımdan ve çocukluğumdan bahsetmek çok hoşuma gitti. Bakarsanız aklıma bir başkası eserse yine yazarım.
Continue reading Küçükken Tiyatro Tutkunuydum
,

The 100 / 21. Gün - Kass Morgan | Kitap Yorumu

Kitap Adı: The 100 / 21. Gün
Orijinal Adı: The 100 (The 100 #2)
Yazar: Kass Morgan
Yayınevi: GO KİTAP
Sayfa Sayısı: 312
Goodreads Puanı: 3.77/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
DÜNYA’DA YALNIZ OLDUKLARINI SANIYORLARDI YANILMIŞLARDI.
 Yüz grubunun Dünya’ya ayak basmasının üzerinden 21 gün geçmiştir. İçlerinden birinin uğradığı ölümcül saldırının ardından Dünya’da yalnız olmadıklarını anlayan grup üyeleri yaşadıkları şoku atlatamadan birer birer hastalanmaya başlarlar. Belirtiler radyasyon zehirlenmesini işaret etmektedir. Aynı gün ele geçirecekleri Dünyalı kızın onlara söyleyeceği çok şey vardır. Onların, Dünya’ya ayak basan ilk Koloniciler olmadığı gibi… WELLS, grubun güvenliğini sağlamak için canla başla çalışırken CLARKE diğer Kolonicileri bulmak için kamptan ayrılacak, BELLAMY ise ne pahasına olursa olsun kız kardeşini bulacaktır. Gemide kalan GLASS ise hayatının aşkı ile kendi hayatı arasında bir seçim yapmak zorundadır. New York Times çoksatarı THE 100 kitabının devamı olan 21. Gün’de sırlar bir bir açığa çıkarken inançlar sınanıyor ve ilişkiler sınavdan geçiriliyor.
İkinci kitabı tahmin ettiğimden daha çok sevdim. Daha az puan verirdim sanıyordum ama en az ilk kitap kadar heyecanlıydı. Bu kitapta seriye katılan yeni karakterler ve olaylar güzel bir dille anlatılmıştı. Sasha karakterini de baya sevdim. İkinci kitapta eleştirilebileceğim şeyse; sırlar ortaya çıktıkça yazarın hafiften azıtması. Yakında beni de Clarke ile kız kardeş çıkaracak sanırım. Dört kişinin bu kadar çok birbirleriyle alakalı olmaları hafif sırıtmış. Bir de Clarke'in ondan ona koşma durumu kitabın ortasında beni öfkelendirdi ama sonra o durumda ortadan kalktı. Hiç heyecanı kesmeden detaylı ama sıkmadan yazmaya devam etmiş yazar. Elimden bırakmadan iki oturuşta bitirdim ve bence yine çok güzeldi. İlk iki kitabı her ne kadar çok beğensem de çoook mükemmel diyemem ama üçüncü kitaba tam puan vereceğimden emin gibiyim. 
İlk kitap yorumumda değinmedim ama Glass ve Luke'un hikayesini okumayı da ayrı seviyorum. Bu kitap da onlar bakımından çok hoş işlenmişti ve üçüncü kitapta ne olacak çok merak ediyorum. Glass konusunda beni açık ara rahatsız eden tek şey; Luke'un ona kızmaması için elinde sebepleri olmasına rağmen her şeyi geç söylemesi. Bu kitapla beraber Wells'den ziyade elimde olmadan Bellamy'e kaydım ve bu durumdan da baya mutluyum. Bir de bu seriyi okurken beni gerçekten şaşırtan olaylar akabinde geçen bölüm sonları hariç işaretleyecek bir yer bulamıyorum :( Çoğu karakteri seviyorum ama beni çok etkileyen iç düşüncelere şahit olamadım. Üçüncü kitapta satırları, altını çizmek bakımından daha dikkatli okuyacağım. Sonuç olarak eleştirdiğim kısımlar yüzünden ilk kitaba göre bir tık daha az beğendim ama yine de çok güzeldi. Üçüncü kitabı da çok merak ediyorum.

Continue reading The 100 / 21. Gün - Kass Morgan | Kitap Yorumu

23 Mayıs 2016

,

The 100 - Kass Morgan | Kitap Yorumu

Kitap Adı: The 100
Orijinal Adı: The 100 (The 100, #1)
Yazar: Kass Morgan
Sayfa Sayısı: 300
Yayınevi: GO KİTAP
Goodreads Puanı: 3.55/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Onlar Yalancı, Onlar Hırsız, Onlar Asi, Onlar Kahraman Onlar İnsanlığın Kaderini Belirleyecek 100 Genç...
Yaşanan nükleer felaket dünyanın sonunu getirmiş, bu büyük felaketten sağ kurtulan insanlar 300 yıl boyunca Dünya’nın yörüngesindeki bir uzay gemisinde varlıklarını sürdürmüştür. Tükenmeye yüz tutan kaynaklarla koloniyi ayakta tutmaya çalışan yöneticiler, nüfusu kontrol altında tutmak için en sert tedbirleri almakta, hafif suçlar için bile idam cezası uygulanmaktadır. Öyle ki çocuk suçlular on sekiz yaşına geldiklerinde idam edilmektedir. Ama ölümlerini bekleyen bu gençlerin artık çok önemli bir görevi vardır. Gözden çıkarılmış genç suçlulardan oluşan 100 kişilik bir ekip, geçen zaman içinde yerleşime hazır hale gelip gelmediğini test etmek için Dünya’ya gönderilecektir. Koloninin geleceği, onların elindedir.
100 ekibi farklılıklarını, geçmiş hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp birleşmeli ve bilinmezlerle dolu Dünya’da hayatta kalmaya çalışmalıdır. Ama ihanetler, sırlar, henüz bitmemiş ve yeni başlayan aşklar gün yüzüne çıktıkça bir arada kalmaları gittikçe zorlaşacaktır.
Dizi uyarlamasının üçüncü sezon finalini yapmasıyla herkesin bayıldığı ve benim de artık başlamak istediğim The 100 dizi serisinin önce kitaplığımdaki kitaplarını okumak istedim. Genel olarak bu seri hakkında çok iyi övgüler duyamadım. Bu yüzden elimde olmadan "beğenmeyeğim sanırım" yargısıyla başladım ama aksine gerçekten beğendim. Konunun farklılığı ve işleniş tarzı, karakterler ve yazarın kalemi tahminimden çok daha güzel çıktı. Sadece ufak kusurlar bulabildim. Onlara da değineceğim. Diziyi izledikten sonra kitap serisini okuduğunuzda belki hayal kırıklığına uğrarsınız ama o konuda bir şey diyemem çünkü önce seriyi okuyorum ve bence daha iyi yapıyorum. Belki de dizi çok mükemmel olduğu için seri böyle çok beğenilmiyor diye de aklımdan geçirmiyor değilim. Öncelikle kitabı elimden bırakamadım. Çok büyük bir heyecanla okumadım ama yine de gerçekten elimden bırakmak istemeyecek kadar akıcı olduğu için çok az ara vererek okudum. Kitapta en çok sevdiğim şey herkese kısa kısa değinip sadece ana konuyu anlatarak sıkmamasıydı. O yüzden hiç atlamadan okudum. Ayrıca değindiği tüm karakterlerin hikayesini okumayı da çok sevdim ama ben özellikle Bellamy'nin hikayesine çok üzüldüm. Wells karakterini de çok sevdim ama başta bana baya kılıbık geldi. Önce sırf bir kız için alacağı karşılığı bildiği halde bu kadar duygularını çekinmeden belirtmesi biraz tuhaf kaçtı ama sonra asıl nedenlerine inildediğinde onu da önceki kadar garipseyemedim.
Yazarı eleştirebileceğim kısımlar ise; aslında bir bakımdan bir konu üzerinde çok uzun durmaması güzel olmuş ama diğer bakımdan okuyucu sarsacak kadar hüzünlü yerlere değinmişti. Gerçekten üzüldüğüm satırları uzatarak daha keskin belirtseydi gözlerim dolabilirdi. Buna ek olarak kız karakter olan Clarke'i da sevdim. Onun da bir eksiği etrafında dönen iki erkek olması. Aslında Clarke'e biraz bencil demek istiyorum ama sonra utanarak geri alıyorum çünkü yaşadıkları kolay şeyler değil. Sonra Wells'i suçlamak istiyorum ama iyi niyetini düşünerek onu da yapamıyorum.
Yalnız kitap yorumlarını okurken yanlışlıkla çok güzel bir spoiler yedim. O yüzden ikinci kitabın nasıl ilerleyeceğini az çok tahmin ediyorum. Yani sonuç olarak ilk kitabı gerçekten çok beğendim. Özellikle son elli sayfası çok güzeldi. 100 kişi deyince gözüm korkmuştu ama sadece dört kişinin üzerinden olayı gördük. Bu arada tam gereken yerde geçmişe dönüp, tam yerinde şimdiki zamana devam ediliyor olması da güzeldi. Ayrıca bölüm boyunca aksamadan başta geçen kişinin gözleriyle bölümü okuduk, bazen başka bir paragrafta yeni bölüme geçilmeden başka karaktere geçiliyor. Sadece bir bölümde Clarke deyip Wells'in gözünden okudum ama oranın karıştırıldığını düşünüyorum. The 100 serisi muhtemelen favorilerime girecek. Seri okurken gıcık bir huyum var. Çoğunlukla ilk kitabı çok beğenip ikinci kitabı o kadar beğenmiyorum ve sonuncu kitabı yine çok beğeniyorum. İçimden bir his bu seri de öyle olacak diyor. Her neyse, ikinci kitapta karakterlerin başlarına ne gelecek çok merak ediyorum. İlk kitap da çok heyecanlı bitti. Sonuç olarak merak ediyorsanız seriye başlamanızı gerçekten öneririm.
Continue reading The 100 - Kass Morgan | Kitap Yorumu

22 Mayıs 2016

,

Kargalar Meclisi - Leigh Bardugo | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kargalar Meclisi
Orijinal Adı: Six of Crows
Yazar: Leigh Bardugo
Sayfa Sayısı: 528
Yayınevi: Novella Dinamik
Goodreads Puanı: 4.41/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bir mahkûm. Bahis düşkünü bir keskin nişancı Ayrıcalıklı hayatını geçmişte bırakan bir kaçak
Hayalet ismiyle tanınan bir casus Hayatta kalmak için sihir kullanan bir cellat Ve hepsini bir araya getiren kaçış uzmanı bir hırsız.
6 Tehlikeli serseri 1  Imkânsiz görev
Bu ekip büyük bir felaketi önleyebilecek tek seçenek, tabii önce birbirlerini yok etmezlerse.
Kaz arkasına yaslandı. "Bir adamın cüzdanını çalmasının en kolay yolu nedir?"
"Boğazına bıçak dayamak?" diye sordu Inej.
"Sırtına silah dayamak?" dedi Jesper.
"İçkisine zehir katmak?" diye önerdi Nina.
"Hepiniz iğrençsiniz," dedi Matthias.
Çığlık atmak istiyorum gerçekten! Bu kitap için söyleyebileceğim tek şey uzun bir wowww çekmek olurdu. Leigh Bardugo resmen Grisha serisini sevmediğim için "canım sen bunu mu eksik bulmuştun, bunu mu sevmemiştin" diyerek bir fantastik kitaptan tüm beklentimi önüme serdi. Kadının kalemine bayıldım. O kurgu, o karakterler, o işleniş neydi yahu! Kitabı düşündükçe kalbim pır pır ediyor. Kocaman karakter ailesine sahip bir kitabın her karakteri mi sevilir, her sahnesi mi deli gibi heyecanla okunur ve açık ara okurken en çok sırıttığım kitaplardan biriydi. Espri anlayışı olsun, karakterlerin arasındaki uyuşmazlık ama gizliden doğan dostluk derken kitabı elimden bırakamadım. Önce Matthias'a aşık oldum, sonra Kaz'a da aşık oldum. Kız karakterler desen Nina'ya ayrı Inej'e ayrı vuruldum. Ciddi anlamda hiç bitmesini istemediğim mükemmel bir kitaptı. Kitabı okurken bayıldığım satırları işaretlemeye doyamadım.
Belki Matthias, Beyaz Ada konusunda yanılmıştı. Belki makas Wylan'ın ellerini kıracaktı. Belki Inej başarısız olacaktı. Ya da Nina. Ya da Kaz.
Altı kişiyiz ama gelin görün ki bu çılgın planda bin türlü aksilik çıkabilir.
"Kargalarla arkadaşlık kurmamalısın," demişti Kaz.
"Neden ki?" diye sormuştu Inej.
Kaz cevap vermek için başını masasından kaldırmış ama her ne söyleyecekse aklından uçup gitmişti.
Inej yüzünü parlayan güneşe çevirmişti. Gözleri kapalıydı. Katran karası kirpikleri yanaklarına kadar uzanıyordu. Limandan esen rüzgar, saçlarını havalandırmıştı. İşte o an Kaz tekrar çocukluğuna dönmüş, bu dünyada sihrin varlığına inanmıştı.
"Neden ki?" diye tekrarlamıştı Inej, gözleri hala kapalı.
Kaz aklına gelen ilk şeyi söylemişti. "Terbiyesizdirler."
"Sen de öylesin, Kaz." Inej gülmüştü. Kaz o sesi bir şişeye kapatıp her gece onunla sarhoş olabilseydi yapardı.
Okuduğum fantastik kitaplar arasında açık ara uzun uzadıya işlenen konunun absürt olmaması ve çok fazla konu işlendiği halde canım hiç sıkılmadan okuduğum en iyi fantastik kitaptı. Suratımda salak bir sırıtışla sabaha kadar övebilirim. Bardugo'nun hem heyecanı hem de o deli gibi beklediğim samimi şefkat hissini bana geçirebilmesi beni çok mutlu etti. İlk kitap öyle bir yerde bitti ki gerçekten kalbim ağrıyor. İkinci kitabı nasıl bekleyeceğim hiç bilmiyorum :( Bayadır böyle fangirllük yapmıyordum ama ikinci kitap çıktığında deli gibi çığlık atabilirimmm.
Kitaba ilk başladığımda bu kadar karakteri ve olay sıralanaşını aklımda nasıl tutacağım, kesin kafam karışacak dedim ama Bardugo beni çok fena tersköşe yaptı. Her geçen satırın mantıklı bir konuya değinerek yazılması mükemmeldi. Yazarın kalemi desen harikaydı. Kullandığı keskin ve çarpıcı tarza bayıldım. Kitapta eleştirebileceğim tek şey; karakterlerin double double büyük göstermesi ama çok genç olmalırıydı. İlk defa İnaj'ın ağzından Kaz'ı okuduğumda Kaz'ı 35 falan sandım. 17 olduğunu duyunca şok oldum resmen. Diğer karakterler de aynı yaştaydılar. Hem bir yandan daha büyük olmalarını isterdim çünkü bana sorarsanız bir tık daha büyük olmaları düşüncelerinin ve davranışlarının olgunluğunu çok daha mantıklı kılardı ki ben o hallerine bile bayıldım. Bir de Inaj'ın kız olduğunu anlayana kadar göbeğim çatladı. Kitapta yazar hiç aşka değinmeyek sandım ama tahminimden daha çoktu. Kaz ile Inaj... Matthias ile Nina... hatırladıkça göğsüm acıyor...
"Bağnaz," dedi Nina zayıfça.
"Cadı."
"Barbar."
"Nina," diye fısıldadı, "minik kırmızı kuş. Gitme."
Kitapta başka eleştirebileceğim en ufak bir şey yok. Baştan aşağı muazzam bir kitaptı. Ayrıca Novella yayınlarının bu çevirisine hayran kaldım. Tüm kitap boyunca sadece bir tane çeviri hatası vardı. Zaten incelikle bilmediğimiz kelimeleri es geçmeden belirtmeleri de ayrı güzeldi. Tabii baskısına olan hayranlığımı değinmek bile gereksiz. Yani sonuç olarak cidden kalbim ağrıyor. İkinci kitabı aldığım zaman sabaha kadar okuyup bitirip gece onunla uyumayı düşünüyorum. Grisha serisini benim gibi sevmediyseniz bile kesinlikle ama kesinlikle Kargalar Meclisi'ni okuyun!
Continue reading Kargalar Meclisi - Leigh Bardugo | Kitap Yorumu

20 Mayıs 2016

,

Ebedi - Maggie Stiefvater | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Ebedi
Orijinal Adı: Forever (Wolves of Mercy Falls #3)
Yazar: Maggie Stiefvater
Sayfa Sayısı: 440
Yayınevi: Pegasus
Çıkış Tarihi: 05/2016
Goodreads Puanı: 3.92/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
önce. 
Tanıştıklarında Sam bir kurt, Grace ise genç bir kızdır. Sam insan olmanın yolunu bulur ve sevgileri mesafeli bir meraktan, ortak hayatın samimiyetine dönüşür. 
şimdi. 
Öyküleri aslında bu noktada sonlanmalıydı ancak Grace’in insan bedeninde kalamayacağı ortaya çıkar. Artık bir kurttur. Ve Mercy Falls’un kurtları korkunç bir şekilde avlanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. 
ebedi. 
Sam, Grace uğruna her şeyi 
feda etmeye hazırdır. Fakat bir erkeğin saf aşkı, yıkıcı ve saldırgan bir dünyayı değiştirmeye yetecek midir? Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek çarpışmak üzeredir. Ölüm ya da yaşam, veda veya ebediyet… Her şey bu çarpışmaya bağlı. 
Cole St. Claire'den hem nefret ediyor hem de onu arzuluyordum ve Sam'in o mesajı gönderirken Clare için hissettiklerini kimse ama hiç kimse benim için hissetmemişti.
Bir seriyi daha bitirmiş bulunmaktayım. Ürperti serisi ülkemizde pek popüler değil ama ben baskılarına özellikle tutulduğum için almıştım ve ilk kitabı çok beğenemesem de ikinci kitabını tahminimden daha çok beğenmiştim. O yüzden serinin son kitabı olan Ebedi'ye büyük bir şevkle başladım. Kitabı sevdim ama final kitabı olarak okuyucuyu yeterince sarsacak türde değildi bence. Benim final için düşüncelerim daha tatmin edici ve keskin şekildeydi. Ama yazarın tamamen istediğimi vereceğini de sanmıyordum çünkü Maggie Stiefvater'in garip bir kalemi var. Hem samimi, hem soğuk, hem sıcak, hem belirsiz. Bu kitapta hoşuma giden şeylerden biri şu oldu; mesela Grace'i uzun süre görmeyen bir arkadaşı ona özlemli bir şekilde olmasını geç, hiç sarılmadı. Orayı çok tuhaf buldum ama sonra yazar bunu açıklayarak kafanızdaki tuhaflığı siliyor. Tabii bu bugüne kadar okuduğum en soğuk karakterlere sahip olan kitap olduğu gerçeğini silemez. Gerçekten Grace desen Sam desen böyle içime çekip sevemediğim ve yazarın dibine kadar soğuk yazdığı karakterlerdi. Ayrıca tutarsızlık diz boyuydu. İkisi birlikte oluyor ama sonra birbirlerini çıplak görünce sinirlerinin bozulduğunu belirtiyorlar. Bu durumda "ne manağğğ" demek istedim.
"Lütfen gitarını al ve şarkılarını olabildiğince çok insana söyle. Lütfen o lanet olasıca kağıt kuşlarından bin tanesini daha yap. Lütfen şu kızı bir milyon kez öp."
Benim bu seriyi sevmemin başlıca nedenlerinden biri Isabel ile Cole arasında geçenlerdi. İkinci kitap o sayede favorilerime girmişti çünkü Isabel her ne kadar çok gıcık bir karakter olsa da bu kitap boyunca onun şefkate ne kadar aç olduğunu okumak bana çok dokundu. Sonuç olarak Isabel'i Grace'den daha çok sevdim. Bir de bu seride işlenen aile kavramı gerçekten çok garip. Okuduğunuzda bunu yargılamak zorunda kalıyorsunuz ve yazar fütursuzca bunu gözünüze sokuyor. Ama Grace'in annesi ve babasıyla olan arasındaki uzun mesafeden ne kadar rahatsız olduğunu okumak hem garipsememi hem de hoşuma biraz hoşuma gitmesini sağladı.
Sonra biraz daha gülümsedim, biraz daha ve kahkahalarla gülmeye başladım. Duramıyordun. Annem ve babam hayatım boyunca bana kızgın kalabilirlerdi.
"Cole," dedim. "Bu numarayı sakın kaybetme."
Hattın diğer ucunda hiç ses yoktu. Telefonda sinyal olduğundan emin olmak için ekrana baktım. "Ne Alo? Orada kimse var mı?"
"Da."
Kitabın son elli sayfası ise manyak heyecanlıydı. Önce sonunda çok fena buruk kalacağım sandım ama beni şaşırtarak bir yönden istediğim şekilde yazarak beni mutlu etti. Diğer yandan Grace ve Sam ilişkisinde özellikle Sam'in Grace'e olan aşkını okumayı daha çok seviyordum. Kitap çok hızlı geçiyordu, böyle geçeceğini de düşünmemiştim. Bu seri boyunca ilk defa üçüncü kitapta bu kadar yer işaretledim çünkü suratımda buruk ama içten bir tebessüm belirtecek yerler daha çoktu. Yani anlayacağınız son kitap bazı yerler bakımından eksikti benim gözümde. Sonunda gülümsedim ama son sayfa bile "oh tamam içim artık rahat" diyebileceğim şekilde değildi. Seri favorilerim arasında mı tam bilemiyorum. Bugüne kadar okuduğum en değişik kalemlerden biri Maggie Stiefvater. Yazarın The Raven Cycle serini de yazın İngilizce okumayı düşünüyorum. O serideki karakterleri de aynı gariplikle yazmış mı merak ediyorum. Sonuç olarak son kitabı beğendim ve severek okudum ama istediğim kadar beğenemedim. Benim seride favorim ikinci kitaptı. Her ne olursa olsun serinin kendini sıyıran bir yazara ve öyküye sahip olduğunu düşünüyorum. Okumak istiyorsanız bir şans vermenizi öneririm :)
Continue reading Ebedi - Maggie Stiefvater | Kitap Yorumu

19 Mayıs 2016

İngilizcemi Nasıl Geliştirdim?

Bu yazıyı geciktirebileceğim kadar geciktirdim ve sonunda başına oturup yazabiliyorum. Çok uzun bir yazı olacak muhtemelen çünkü baya uzun tavsiyelerde bulunacağım yani kemerlerinizi bağlayın! Öncelikle şayet 12 ile 16 yaş arasında şimdiden İngilizceye ilgiliyseniz ve ileride kitap okuyacak veya bir filmi İngilizce altyazıyla izleyecek kadar öğrenmek istiyorsanız çok şanslısınız. Benim ortaokulda İngilizcem iğrenç dereceydi. Hocaların kanaat notuyla geçiyordum, sınavlardan 25 falan alıyordum çünkü okulda verilen İngilizce eğitimi beni dilden nefret ettirmişti. Küçüklüğümden beri sinema tutkunu olduğum için İngilizcemi kesinlikle sinema aşkım sayesinde kazandığımı söylemeliyim. Öncelikle yaşınız küçükse şunları yapmanızı öneririm; deli gibi sims oynayın. Ben sims sayesinde günlük ve basit tüm terimleri ezberlemiştim. Amacım kendimi geliştirmek değildi. Ama şimdi geçmişe baktığımda sims'in az çok bana yararı olduğunu itiraf etmeliyim. Tabii simse ek olarak online chat bölümleri olan İngilizce oyunları oynamakta büyük yararınıza olur. Ayrıca internetten yabancı sohbet sitelerini girip günlük konuşma dilini ve kendini tanıtmaya dair kısa ve öz tüm terimleri oradan öğrenin. Ben 14-16 yaş aralığında sürekli arkadaşlarımla omegle'nin text kısmında takılırdım. Oradan da az çok bir sürü şey öğrendim. Bunlara ek olarak yine yaşınız küçükse kesinlikle ama kesinlikle yabancı müzik dinleyin. Bir şarkıyı birkaç kez dinledikten sonra şarkının sözlerini açın ve bağıra bağıra o şarkıyı kendiniz de söyleyin. Böylece telaffuzunuzu gerçekten geliştirirsiniz.

Aslında bu yapacağım öneri herkes için; geçen sene gittiğim İngilizce kursunda hocamız bize İngilizce altyazılı film izlememizi söylemişti ama ben kesinlikle katılmıyorum çünkü yarım yamalak İngilizcenizle izlediğiniz altyazılı film hiçbir işinize yaramaz. Altyazıda geçen cümleye mi, kişinin telaffuzuna mı yoksa orada geçen grammer bilgisine mi odaklanacaksınız? Tabii ki sonradan İngilizce altyazılı izlemek manyak yardımcı olur ama ben kesinlikle öncelikle dikkatli bir şekilde yabancı dizi filmleri türkçe altyazılı izlemenizi öneririm. Ortaokuldayken Gossip Girl, Merlin, Umutsuz Ev Kadınları gibi yani kısacası CNBC-E'nin yayınladığı tüm dizileri izlerdim. O zamanlar İngilizcemi geliştirmek gibi bir çabam olmadığı halde yine de çok fazla kelime ezberlemiştim.


Bu saydıklarımla kendi kendinize bir yere kadar geliştirebilirsiniz ama sonuç olarak bir gramer öğrenimi almanız gerekir. Diğer türlü grameri de kendiniz çözmeye çalışırsanız zorlanırsınız. O yüzden okul öğretiminizde güzel bir yabancı dil eğitimi alamıyorsanız kesinlikle A1 ve A2 kursuna gitmenizi öneririm. A1 ve A2 kurslarını bitirmeden önce de ingilizcem iyiydi, derdimi anlatıyordum ama kurs bana çok fazla şey kattı. Zaman terimlerini kavramamı ve uzun uzun konuşmaya çalıştığımda kalbim deli gibi çarpmayı kesti. Ben İsmek'in A1 ve A2 kurslarını bitirdim ve hocamdan çok memnundum. Sadece bulunduğum sınıf bana göre gerideydi ve onları beklemek zorunda kalıyordum. Özellikle İngilizce cümle sıra dizilimini gittiğim iki tur sayesinde çok iyi kavradım. Ama kursa gitmeden önce de benim geniş bir kelime haznem vardı. Telaffuzda sıkıntı çekiyordum. Peki ezbere bildiğim kelimenin telaffuzunu nasıl bilmiyordum?


Ben İngilizcemi gittiğim iki tur kurs ve artı olarak çevirdiğim dizi filmler sayesinde geliştirdim. Kendimi geliştirmek için hobi amacıyla önce kore varyete şovu olan Running Man'in çeviri ekibine katıldım ve kendimce o programı arkadaşlarımla çevirmeye başladım. Ardından kendimi geliştirdikçe buna kore dizilerini ve hint filmlerini de kattım. Ve kocaman kocaman dizi filmleri bir başıma çevirdiğimi düşünürseniz ciddi anlamda bir kelime haznesi kazandım. Ama telaffuz sıkıntım vardı çünkü türkçeye çevirdiğim altyazı dosyasında sadece ingilizce kelimeleri görüyordum, sonuçta dizideki kişi Korece konuşuyordu. Bu yüzden çoğu kelimenin telaffuzunu kendi kafamdan uyduruyordum. Şu anda eski halime nazaran daha az sözlük kullanarak dizi film çeviriyorum.


Bunlara artı olarak kendinize yabancı bir arkadaş edinin! Ben hala Paris'te yaşayan Sofiane adında arkadaşımla whatsapp aracılığıyla konuşuyorum. Bazen kendi hayatlarımızdan, bazen de Türkiye ve Fransa gündeminden bahsediyoruz. Sağ olsun benim cümle sıralanaşımı hep düzeltiyor ve itiraf etmeliyim onunla konuşmak da bana çok şey kattı. Sofiane ile de bu siteye üye olmam sayesinde tanıştık. Bu sitede kendinize bir profil oluşturuyorsunuz ve hangi dili öğrenmek istediğinizi anlatarak kendinizi tanıtıyorsunuz. Böylece aynı dile ilgi duyan insanlar size ulaşıyor. Ben Fransızca öğrenmek istediğim için kayıt olmuştum ama Sofiane anca bugüne kadar İngilizcemi düzeltebildi. Hatta bana önce birini oturt sonra diğerine geç diyor hep. Ama eğer siz rahatsız olmazsanız yaşıtınız olan erkeklerle veya kızlarla skype aracılığıyla görüntülü konuşabilirsiniz. Ne yazık ki bana hiç kız yazmadı ve bu yüzden skype üzerinden aramalı konuşma yapamadım. Eminim yapsaydım kendime çok şey katardım. Bu yüzden kesinlikle kendinize bir yabancı arkadaş bulmaya çalışın. Ben kızkardeşimle konuşuyorum veya İngilizcesi çok iyi olan bir kuzenimle konuşuyorum. Bunların dışında ne yazık ki etrafımda İngilizce muhabbet edebileceğim kimsem yok, keşke olsa :( Bu yüzden çoğunlukla aklımdan geçen her şeyi İngilizceye çeviriyorum. Şu anda Arapça öğrenirken öğrendiğim tüm cümleleri aklımdan İngilizceye çeviriyorum ve geçen yaz telefonumun ses kaydıyla kendi kendime konuşup günlük tutarak İngilizce konuşmuştum. Böyle böyle akıcı konuşmanızı sağlayabilirsiniz.


Bana sorarsanız şu anda koca koca romanları İngilizce okuyacağımı ve filmleri İngilizce altyazılı izleyeceğimi ben de tahmin etmezdim ama hala günden güne kendimi geliştiriyorum. Özellikle bu sene kitap okuyarak kendimi çok geliştiriyorum çünkü kursa gitmediğim için İngilizce konuşabileceğim bir ortamda bulunamıyorum. Umarım siz de ufak ipuçlarım sayesinde kendinizi geliştirirsiniz. Yine İngilizce'yle alakalı olarak başlangıç önereceğim kitapları da yakında yazacağım :) Bunlara artı olarak aklıma bir şeyler gelirse de ekleyeceğim.
Continue reading İngilizcemi Nasıl Geliştirdim?
,

Şeftali Kokan Bir Aşk - Jodi Lyyn Anderson | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Şeftali Kokan Bir Aşk
Orijinal Adı: Love and Peaches
Yazar: Jodi Lyyn Anderson
Sayfa Sayısı: 290
Yayınevi: Novella Dinamik
Goodreads Puanı: 3.76
Benim Puanım: 3/5
Arka Sayfa;
"Parmak ısırtacak güzellikte bir serüven…"
Murphy, New York'a gitmeyi seçtiğinde ilk aşkını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Şimdiyse yapacağı bir tatille, sırtını döndüğü adamla tekrar yüzleşecektir.
Leeda, eve dönüş yolculuğunun sorunsuz geçmesini umarken, sürpriz bir miras meselesinin omuzlarına ağır sorumluluklar yükleyeceğinden habersizdir.
Birdie ise kalbinin sesini dinleyerek gittiği Meksika'dan kırık bir kalple eve döner. Onun için de artık hayatın acı yönlerini keşfetme vakti gelmiştir.
Bu üç genç kadın, neşeli ve kıpır kıpır bir yaz için yeniden meyve bahçesinde bir arada.
Bu serinin ilk kitabını çok ama çok sevmiştim. Sıcacık harika bir öyküsü vardı. İkinciyi de birincisi kadar seveceğimi sanmıştım ama ilk kitap kadar güzel bulamamıştım. Üçüncü kitabı ise hem seriye veda etmek hem de bu harika baskısının elimde olmasını istediğim için almıştım ve serideki en kısa kitap olduğu için bir oturuşta bitireceğimi biliyordum, öyle de yaptım. Bu kitap boyunca açık ara beni rahatsız eden şeyler oldu. Özellikle Leeda ve Birdie'nin bu kadar şıp sevdim olmaları, yazarın önemli bir konuyu bile üstünden geçmesi ve son kitap olsa bile sizi tatmin etmek için hiç uğramamış olması beni rahatsız etti.
Ben bu seride önce Birdie'yi çok seviyordum ama bu kitaptaki aşırı çocuksu ve kararsız davranışları yüzünden onu saf dışı bırakıyorum. Oysa ben onun o Meksikalı oğlan ile aşkını okurken oturduğum yerde eriyordum. İkinci kitapta Leeda'nın annesiyle yaşadıkları ve yazarın dokunaklı bir şekilde Leeda'nın hislerini öne çıkarması hoşuma gitmişti. O kadar ki favori karakterim Leeda'ydı ve üçüncü kitapla beraber de o oldu. Çok uzun bir yorum olmayacak. Bence yazar ilk kitapla bıraksa bile iyi olurmuş. Bu kitabın sonunda bir karakter sayesinde yazar beni eksik bıraktı, çok sinirlendim. Çok severek okumadım ama serinin son kitabı olduğu için yine de hafif bir burukluk vardı içimde. İkinci kitaptan sonra seriyi merak ediyorsanız buyurun okuyun ve kızlarımıza veda edin derim.
Continue reading Şeftali Kokan Bir Aşk - Jodi Lyyn Anderson | Kitap Yorumu

18 Mayıs 2016

,

Cennet Ateşi Şehri - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Cennet Ateşi Şehri
Orijinal Adı: City of Heavenly Fire
Yazar: Cassandra Clare
Sayfa Sayısı: 780
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4.48/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Dünyayı sarsan kült seri “Ölümcül Oyuncaklar”ın merakla beklenen bu baş döndürücü finalinde, Clary ve arkadaşlarışimdiye dek karşılarına çıkan en acımasız düşmanla savaşacak: Clary’nin ağabeyi.
Sebastian Morgenstern çoktan harekete geçti. Cehennem Kupası’nın gücüyle Gölge Avcıları’nı karanlık avcılara dönüştürüyor. Aileleri ve âşıkları birbirinden ayıran bu karanlık yaratıklarla Sebastian’ın ordusu gitgide genişliyor.
Köşeye sıkışan Gölge Avcıları, Idris’e çekilse de Alicante’nin meşhur iblis kuleleri bile onları Sebastian’ın gazabından uzak tutacak güçte değil. Üstelik Ne filimler, Idris’te kapana kısılmışken dünyayı iblislerden kim koruyacak?
Ne filimler’in hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir ihanet açığa çıkarken Clary, Jace, Isabelle, Simon ve Alec’in kaçmaktan başka çaresi yok. Daha önce hiçbir Gölge Avcısı’nın ayak basmadığı ve giden hiçbir canlının geri dönemediği iblis topraklarının derinliklerine yolculuk etmek zorunda kalsalar da...
Dünyanın kaderi üzerine girişilen bu korkunç savaşta aşk feda edilecek ama ölüm yine de payına düşeni almadan gitmeyecek!
Kalbim ağrıyor gerçekten. Son kitabı bu kadar mükemmel yazacak ne vardı? Beni niye böyle ağlattın Cassandra? İlk kitapları beğenmememin intikamını mı aldın benden? Başlangıçtan anladığınız üzere son kitaba tek kelimeyle ba-yıl-dım. Tüm karakterleri ne kadar sevdiğimi idrak etmemi sağlayan ve tahmin ettiğim üzere Sebastian sayesinde manyak ağladığım bir kitap oldu. Aslında sadece Sebastian değil, bir ara Raphael için gözlerim doldu, sonra Magnus için ve tabii Simon için de. Ama özellikle de sanırım 550. sayfadan itibaren ağlamaya başladım ve sonra zor sustum. Tam beklediğim şefkat sahneleri gelince tutamadım kendimi, hatta tahminimden bile kat kat daha güzel işlemişti yazar. Oralarda çok fena oldum ve istediğimden daha çok ağladım.
Son kitap yarıya kadar daha durgundu ama ne zaman ki Sebastian'la savaşmaya gitmeye hazırlandılar o zaman kitap mükemmel olmaya başladı. İlk yüz sayfada bile tam puan vereceğimi biliyordum çünkü resmen yazar finalden göz kırpıyordu. Bu kitabı o kadar çok beğendim ki ilk dört kitabı beğenmemiş olmam umurumda değil. Son iki kitap sayesinde seri favorilerime girdi. Seri boyunca sevdiğim şeyler; yazarın karakterleri yavaş yavaş içine çeke çeke size sevdirmesi, karakterlerin kitapların devamıyla birlikte daha olgunlaşıp gözünüze girmesi, birçok aşk hikayesine değinip sürekli gözlerinizden kalp çıkarması, seriyi çok akıcı yazıp hiç sıkılmamanızı sağlaması ve tabii ki sizi kötü karakterler yüzünden bile ağlatabilmesi. Kötü karakterlere ağlamayı bayılıyorum. Bu kitabın sonuna doğru olaylar pek tahminim doğrultusunda gitmeyip beni baya şaşırttı ve heyecanı hiç kesilmedi. Bayadır kitap okurken böyle tableti kıracak kadar sert tutmuyordum heyecandan.
Bunlara ek olarak da bir şey demememe gerek yok sanırım. Son kitap çok ama çok güzeldi. Beni duygu silsilesinde oradan oraya savurdu. Bu serinin benim için eksi yönü aşırı fantastik olmasıydı çünkü fantastik kitapları bir tık daha zorlanarak okuyorum, konu beni diğer türler kadar içine çekmiyor. Doğa üstü olması kitaptan soyutlanmama sebep oluyor. Bir de çok geniş bir karakter ailesine sahipti ve bu yüzden kimin kim olduğunu unutup hatırlayana kadar beynimi yaktığım yerler oldu.
Kitap bittiğinde ise seriyi ne kadar sevdiğimi ve karakterlerle vedalaşacağım için ne kadar üzüldüğümü fark ettim. Alec ve Marcus, Jace ve Clary, Simon ve Isabelle ve ve ve tabii ki Sebastian'ım derken hepsini okurken ayrı ayrı hislere boğulmuştum. Sonuç olarak okuyun okutun. Seriye başlayın. Benim de duygularıma gömülmeme izin verin :(
Continue reading Cennet Ateşi Şehri - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

17 Mayıs 2016

,

Kayıp Ruhlar Şehri - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kayıp Ruhlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #5)
Orijinal Adı: City of Last Souls
Yazar: Cassandra Clare
Sayfa Sayısı: 636
Yayınevi: Artemis
Goodreads Puanı: 4.31/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Tabii Jace, Clary ve Simon’ın başındaki tehlikeler de…

Jace’le Clary yeniden karşılaştığında, Clary korkunç gerçekle yüzleşti. İblis Lilith’in büyüsü altındaki Jace, kötülüğün hizmetkarı olmuştu.
Gölge Avcıları şimdi ne yapacaktı?
Kaybedilen geri istenebilir miydi?
Aşk için ödenecek bedel, ne olabilirdi?
Günah ve kurtuluş işbirliği yaptığında, kime güvenmek gerekirdi?
Şimdi hepiniz şok olacaksınız ama ben bu kitabı çok beğendim. Cidden artık bu seriden ümidimi kesmiştim ama resmen Cassandra "Betül kuzum senin için tüm duygu patlamalarını beşinci kitapta topladım" demiş. Çok güzel bir kitaptı. Zırnık sıkılmadan okudum. Zaten ilk 70 sayfayı okuduğumda bile biliyordum böyle güzel olacağını çünkü ilk defa serideki bir kitap boyunca işlenecek koşuşturmalı olay bana mantıklı geldi. Ayrıca bu kitap sayesinde Simon'u da çok sevdim. İlk kitaplarda bana tam bir salak gibi gelmişti ama vampir olduktan sonraki mantıklı tavırları ve özellikle de Isabelle ile aralarında geçenler gözlerimden kalpler çıkarttı. Yani yazar bu kitapta öyle bir coşmuş ki biraz bile sıkılmama izin vermedi. Bir bölümde Simon ve Isabelle, bir bölümde Alec ve Marcus, bir bölümde Jace ve Clary, bir bölümde şu kurtadam çiftin aşkı derken tüm kitap çoook güzel geçti. Hatta inanamıyorum ama bir ara Jace ve Clary arasında geçen bir sahnede gözlerim doldu ve "Aman Tanrım" didim. "Cassandra sen nasıl bana bu kadar büyük bir duygu yoğunluğu yaşattın?!"
Son 150 sayfa desen ayrı heyecanlıydı. Bu kitapta yazarı önce şu yönden eksik buldum. Şöyle ki Sebastian bir ara çok kuzu gibiydi. İşte hep ailem olsun falan isterdim gibi şeyler söyledi. Yüreğim burkuldu yeminle oraları okuyunca. Hele de annesinin onu Jace'in canını yanmayacağını bilse bıçaklayacağına şahit olunca canının yandığını söyledi ya, Clary'in ona abi gibi yaklaşmasını bekliyordum. Clary de tam biraz yumuşamıştı ki şerefsiz Sebastian'ın asıl yüzü ortaya çıktı. Son kitapta geberip giderse ağlarsam yüreğim kurusun.
Tüm kitap gerçekten baya güzeldi. Hatta ilk defa bu kadar çok yer işaretledim. Bu yüzden son kitaptan çok umutluyum. O kadar ki ağlayabileceğimi bile düşünüyorum yani. Seriye başladığımdan beri bu kalabalık karakter ailesinin kavramak biraz zamanımı almıştı. Ama bu kitap sayesinde herkesi ayrı ayrı sevdim. Clary'i de harbi harbi sevmeye başladım çünkü Jace için yaptıklarını okumak çok güzeldi. Bu kadar övmek yeter sanırım. Hemen serinin son kitabını okuyacağım. Umarım sonu mutlu bitse bile bana dokunur da gözlerim şişene kadar ağlarım...
Continue reading Kayıp Ruhlar Şehri - Cassandra Clare | Kitap Yorumu