23 Mart 2017

Yazdığım Romanın 5. Bölümü

5. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki)

Sözlerini idrak etmemle beraber beni boğmaya yeltenmeyeceğini zar zor anlayabildim. Göğsüne koyduğum ellerimle vücudunu itip onu kendimden uzaklaştırırken içime derin bir nefes çektim ama bu hareketim hataya dönüştü. İçinde bulunduğum teslimiyetle ölümle burun buruna girme tehlikesinden kurtulmuş olduğum tüm hücrelerimde yankılanırken ayaklarım yerden kesildi. Böylece az önce beni sıkıca kavrayan kollar tarafından çökmeme izin verilmedi. Midem tiksintiyle düğüm düğüm oldu. Kollarından silkelenmek için başımın dönmesinin geçmesini bekledim. Saniyeler içinde öyle çok duygu tatmıştım ki artık her şeyin sessizliğe bürünmesini beklemek uzak bir umuttan farksızdı.
   Vezirin oğlu kendime gelmemi beklerken oldukça sabırlıydı. Onun bu tavrı beni daha çok hırçınlaştırıyor, artık nefes almadığı bir yerde bulunmanın hayalden gerçeğe dönmesini ümit ediyordum. Hissettiğim yorgunluk sesime öyle derinden yansıyordu ki buna şahitmiş gibi gözleri anlayışla kısıldı. “Benimle alay mı ediyorsun?”
   Ciddiyetle başını olumsuz sağladı. “Teklifimi bir kez daha sunmayacağım.”
   Bir adım geri atarak aramıza biraz daha mesafe koydum. “Kabul edersem elim kolum bağlı buradan çıkacak mıyım? Bundan sonra eskisi gibi sokaklarda özgürce yürüyebilecek miyim? Her an boğazıma bir şeylerin sarılmayacağından nasıl emin olacağım? Benimle alay edip seninle geçireceğim ilk derste beni öldürmeye kalkışmayacağını nereden bileceğim?” Sesim gitgide yükseliyordu. Gözlerim çakmak çakmak yanıyor olmalıydı. “Bunların garantisini nereden edineceğim?”
   Sağ kaşını cüretkar bir ifadeyle kaldırdı. “Vereceğim sözle.”
   İçimden yükselen kahkahayı tutamadım. Önce suratım ekşiyip rolü dudaklarımın kıvrılmasına devretti, ardından boğuk seslerle gülmeye başladım. Kıkırtılarım karnımın ağrımasını sağladı. Kesik kesik nefes alırken bulunduğum durumda gülebildiğim için akıl sağlığımı düşünmeye başlamıştım. Başımı kaldırdığımda vezirin oğlu şaşkınlığa bırakmamak için kendini zapt ettiği bakışlarıyla beni izliyordu.
   Nihayet konuşacak kadar kendime gelebildim. “Demek vereceğin sözle hayatım garanti altına girecek? Bir daha buraya tıkılmayacağıma, işlemediğim herhangi bir suçtan masum yere hüküm yemeyeceğim?”
   Dişlerini sıkarak ciddiyete büründü. “Sözümü tutacak kadar onurluyum.”
   Tekrar gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Aklına düşen bir düşünce sonucu değil, başkasından duyduğu tek bir ihtimal sonucu buraya tıkılmıştım. Karşıma geçip sözüne güvenmem için bana tavsiye veriyordu. “Kılıcı çektiğime dair tek bir sahneye şahit oldun. Kusursuz ya da bahsettiğin gibi fevkalade değilim.”
   Israrlı bir ifadeyle aynı ciddiyi devam ettirdi. “Ama ben seni istiyorum.”
   “Mühürlü bir anlaşma talep ediyorum.” Cümlemin devamında ona istediği eğitimi vereceğimi söyleyecektim. Kendimi tutarak geri çekildim. Bundan emin miydim? Ne kadar sürecek bir eğitimden bahsediyorduk? Bunları dile getirmeden anlaşma yaparak kendimi riske atamazdım. “Teklif ettiğin anlaşma ne kadarlık bir süreyi içeriyor? Daha önce kılıç eğitimi gördün mü?”
   Muzip bir tavırla, “İlk dersimizde sana ne kadar yetenekli olduğumu gösteririm,” diye cevapladı.
   Bir anda ortaya çıkan bu sahte samimiyet dolu halleri suratımı ekşitiyordu. “Ne kadarlık bir süreyi kast ettiğini de buyur edip söylersen sevinirim. Bahsettiğin sürenin ardından benimle işin her türlü bitmiş olacak. Bir daha karşına zorla çıkarılmayacağımın altının çizildiği bir anlaşma olmak zorunda.” Sessizliğinden yararlanarak devam ederek ortaya hafif bir yem attım. “Üç ay yeterli olacaktır.”
   Gözlerine acımasız bir mutluluk oturdu. Dudaklarını aralayıp en sevdiği tatlıyı telaffuz ediyormuş gibi, “Bir yıl.” diye mırıldandı.
   Buradan kurtulmamın başka bir yolu yoktu. Senelerdir babamdan gizli dans etmeyi başarabildiğim gibi bunu da başarabilirdim. Her halinden vezirin oğlunun beni boğmaktan vazgeçtiği gün gibi ortadaydı. Teklifini reddettiğim gibi tekrar portremi çizdirmeye başlayıp niyetini aksi halde gerçekleştirebilirdi. Böylece ailemin bu işin içine bulaştığı olaylar silsilesinin tedirginliği yine sırtımın ürpermesini sağlayacaktı. Teklifini kabul edecektim ve öne sürdüğüm şartlarla buradan elimi kolumu sallayarak çıkacaktım. Bir yıl çok uzun bir süreydi fakat diğer yandan da kılıcı birkaç kez tutmuş biri için ileri seviyeye adım atmak için çok kısa bir süreçti. Vezirin oğlu ya bu konuda cahildi ya da beni oltaya getirmeye çalışıyordu fakat diğer taraftan mühürlü bir anlaşma yapacaktım. Gözlerine baktığımda az önceki ölümcül tehlikenin gittiğini sezebiliyordum. Bir yıl sürecek bir sadakatin sonucunda öne süreceğim birkaç isteği sertçe reddetmeyebilirdi.
   “Öncelikle mühürlü bir anlaşma imzalayacağız. Bir yıl süresince haftada bir kere belirlediğin günde ve mekanda kılıç eğitimin için istediğin yere geleceğim. Aksini yapmam ihtimaline karşı beni bulman için portreyi bitirmene izin vereceğim. Böylece anlaşmayı ihlal etmemle beraber hem ailemi hem de beni bulabileceksin. Şehir dışına çıkmamı bekleme. Sınırların ne kadar ağır korunduğunu benden daha iyi biliyor olmalısın. Buradan özgür bir şekilde ayrılacağım. Hiçbir muhafızının beni takip etmediğinden ve etmeyeceğinden emin olarak içim rahat dışarı adım atacağım. Sana istediğin kılıç eğitimini verdiğim bir senenin sonunda portreyi de bana teslim edeceksin ve yollarımızı ayıracağız. Bu süreç içerisinde eğitimi kaçırmadığım sürece asla izimi sürmeyeceksin. Kişisel hayatım üzerine bana baskı kurmayacaksın.”
   Vezirin oğlunun kaşları çatıldı. Günlerdir hakkında düşünmemek için aklımı bulandırdığım yüzüne dair kendime kısa bir izin verdim. Yeşil tanelerin süslediği gözleri kısıktı. Kirpikleriyse seyrek ama bir erkeğe göre fazla kıvrıktı. Kuzgun karası saçları parlarken kaşları saçlarına eşlik eden aynı tonla asilliğine şahitlik yapan bir kanıt misali hafif kalınlıkta şekilliydi. Burnu düzgün, dudakları kıvrımlıydı. Gözlerimin dudaklarına kaydığını fark ettiğimde yanaklarıma bir sıcaklığın oturduğunu hissettim. Dünkü saldırısının ardından bunu düşünmek ağzımı defalarca kez çalkalama isteğimi arttırıyordu.
   Benim kısa süreliğine daldığım süre boyunca kararını vermiş olmalıydı ki elini uzattı. “Kabul ediyorum.”
   Elini tutmak yerine iki kolumu da yanlarıma yapıştırdım. “Son bir şey eklemek zorundayım. İki gündür gördüğüm muameleye tekrar maruz kalmak istemiyorum.” Anlamadığını gösteren bir hareketle alnını kırıştırdı. “Gereksiz temas yok.” dedim en açık şekilde. “Çenemi kaldırmak, belime dokunmak ve diğer hiçbir şey yok. Sana kılıç tutmanın ayrıcalıklarını ve rakibini nasıl izlemen gerektiğini göstereceğim. Bunun dışında aramızda en ufak bir fiziksel temas olmayacak. Kabul ediyor musun?”
   Gerçekçi olmadığını inkar etmek için deli olunacak sıcak bir tebessümle dudakları kıvrıldı. “En azından son kez el sıkışalım.”
   Elimi kaldırmaya başladığımda yarım bir adım daha geri gittim. Vezirin oğlunun biraz öncesine kadar ölümüm olacak ellerinden biri parmaklarımı kavradı. Tiksintiyle titremeye başlayan elimi durdurmak çok güçtü. Vücudunun bana temas ettiği her anda dün boğuştuğumuz dakikalar perde misali gözlerimin önünde esip duruyordu. Nefes boğazıma tıkanıyor, boğazımdaki acı birden canımı yakmaya başlarken üzerine tekrar hamle yiyecekmişim gibi boynumdaki yarayı parmaklarımla örtmek istiyordum.
   Kolumu hemen geri çektiğimde vezirin oğlunun yüzünde mimikler yer değiştirdi. Ortaya çıkardığı tablo karşısında pek memnun durmuyordu. Beni parçalara ayırmak üzereydi ve bu durum keyifle yüzüne oturan itici bir ifadeyle sonuçlanmadı. Gereksiz bir dikkatle gözlerine odaklandım. Bu sefer yeşil düğmelerin sıkıntıya benzer bir duyguyla gölgelenmesine şahit oldum.
   Omuzlarımdaki ağırlık şimdiden balon olup uçmaya başlamıştı. Üzerimdeki rehavet yerini sakinleşmeye verirken uyandığımdan beri meydana gelen olaylar zinciri tekrar zihnimde canlandığında aklıma üst üste sorular yığıldı. “Peki ya suçunu itiraf eden suikastçıya ne olacak?”
   Sorum karşısında hafif bir şaşkınlığa uğrayan vezirin oğlu oldukça sıradan bir tavırla konuştu. “Hak ettiği ceza neyse onu alacak.”
   “Onu öldürmeyeceksin değil mi? En azından suçunun arka planını öğrenene kadar hapiste tutmalısın. Kimsenin hayatı bu kadar hızlı karar kılınacak kadar değersiz olamaz.”
   Alay dolu kahkahası odada çınladı. “O kadar yakınıma girdikten sonra beni öldürmeye nasıl susadığını kendi ağzıyla itiraf etti. Daha neyin kanıtını arayıp arka yüzünü öğrenmeye çalışmalıyım?”
   İçimde köpürmek için sabırsızlanan öfke karşısında suratıma aksi bir ifade otururken elimi yumruk haline getirdim. “Asıl öfkenin susuzluğunu unutuyor olmalısın. Belki de amacı yalnızca ortalığı karıştırmaktı.”
   Keyiflendiğini belirten tebessümü dudağının kıvrılmasıyla kesinleşti. “Daha ilk dersimizi bile gerçekleştirmedik. Ne ara dostça tavsiyelerde bulunacak kadar beni tanıdığına emin oldun?” Önüne doğru bir adım atarak boynumdaki yaraya elini uzattığında hemen geri çekildim. “Onu böylesine savunman aklımı karıştırıyor. Sana böyle bir yarayı bırakan bir suçluyu savunmanı salaklığına mı vermeliyim yoksa her şey istediğin şekilde ilerlerken yine de ortağın olabilecek adamı savunmanı suçlu olduğun ihtimalini tekrar su yüzüne mi çıkarmak için mi kullanmalıyım?”
   Belki de haklıydı fakat suikastçının gözlerinde bir şeye tanık olmuştum. Vezirin oğlu odada yalnız kalmamızı istediğinde kafam o sırada öyle doluydu ki suikastçının kapıdan çıkarken sergilediği hırçınca boğuşmalar çok az görüş açıma takılmıştı. Beni kurtarmak için kendi hayatını ölümcül bir tehlikeye atmıştı. Vezirin oğlunu gözünü kırpmadan öldürecek olan bir adamın, burada suçsuz yere haksızca tutulduğum için beni kurtarmaya gelmesi öyle karışık bir tezat oluşturuyordu ki aklımı nereye yormam gerektiğine şaşırdım. Başımı kaldırdığımda vezirin oğlu dikkatle beni izliyordu. Gözlerimden kafamdan geçenleri okumaya çalıştığı öyle belliydi ki hemen bakışlarımı kaçırdım. Buradan kurtulmama çok az kalmıştı ama hala aklımda cevabını almam için çırpınan bir soru daha vardı. Boğazımı temizleyip çenemi kaldırdım. “Son bir sorum var.”
   “Yalnızca sen de benimkine dürüstçe cevap verirsen.” diyerek vereceğim cevabı güvence altına almayı amaçladı.
   Cüretkar bir bakışla dudaklarımı araladım. “Yalnızca soruma dürüst cevap verdiğine beni inandırırsan aynı şekilde karşılık veririm.” Devam etmemi istediğini baş hareketiyle onayladı. “Dans gösterisinde sana suikast niyetiyle yaklaştığımı hala öne sürüyor musun?”
   Hiç düşünmeden yanıtladı. “Elbette tam anlamıyla masumiyetini kanıtlamadın fakat burada teşhir ettiğin tüm tavırlar bu sınavda sergilediğin cevap anahtarlarıyla doluydu. Aksi halde zaten bu kadar az güvence üzerine kurulu bir anlaşmaya imzamı atmayı asla öne sürmezdim.” Sözlerini idrak ettiğimi belirttiğime dair başımı oynattım. Bu aynı zamanda sorusuna eşit dürüstlükle cevap vereceğim anlamına geliyordu. “Suikastçı olmadığını bu kadar kesin savunuyorken ailenin masum olduğun bu işe karışmasına neden böylesine karşısın? Ölümle yüzleşecek kadar geriye adım atmamaya kararlı olman o kadar tutarsız ki tam anlamıyla masum olduğunu düşünmem tüm mantık kurallarına aykırı.”
   Suratım alayla buruştu. “Çünkü bu şehirde her şey tahminlerin doğrultusunda o kadar uçta keyif sürerek yaşanmıyor. Ailemin suçsuz olduğum bu suikast olayına karışması belki de üzerimizden hiç atamayacağımız bir leke olarak bize yapışacak.”
   Cevabımın dürüstlüğüne inanmışa benziyordu. Kafasını sallayarak kapıya doğru yan döndü. “Umarım bir gün böylesine büyük bir fedakarlığı hak eden ailenle tanışma şerefine nail olurum.”
   Bu ihtimalin imkansızlığı öyle keskindi ki yanıt verme boşluğuna düşmeye yeltenmedim. Vezirin oğlu parmağını kaldırarak beni işaret ederken suratında tekrar şiddetli bir tabir belirdi. “Anlaşmamız ufak durabilir ama uymadığın takdirde tekrar acımasız yüzümle çok kolay karşılaşırsın. Elime geçecek portren sayesinde seni bulmak öyle kolay olur ki inan şaşırırsın. Derslerden birini atlaman sonucunda yapacaklarımdan ben sorumlu değilim.”
   Bu tehditi karşısında hemen atladım. “Bazı istisnai durumlar söz konusu olamaz mı? Sana mektup yazamaz mıyım? Böylece ertelediğim ders olursa haftada iki kereye çalışabiliriz?”
   Suratında hiçbir mimik yerinden oynamadı. “Sana özgürlüğünü vadediyorum. Önümüzdeki bir senenin her haftasında bir gününü bana adayacağını şimdiden kabullenmeye başla. Öbür türlü nelerle yüzleşeceğini tekrar dile getirerek yorma beni.” Sessizliğimden anladığı kadarıyla bu konuşma sona ermişti. Avuçlarını birleştirerek şak diye bir ses çıkardı. “O halde Bay Moaadi’yi geri buyur edelim.”
   Akşam vaktinin habercisi bulutlar renk değiştirmeye başlamıştı. Gökyüzü kızıllığa bürünmeye yüz tutarken üzerimdeki kalın hırkaya daha çok sarıldım. Göğsüme sıkıştırdığım mühürlü kağıdın rahatlığıyla yürürken vezirin oğlunun kaçırılmamı sağladığı kestirmeyi kullanmadan pazara doğru ilerledim. Pazara vardığımda dükkanlar akşam vaktinin habercisi kuşların ötmesiyle beraber kapatmaya başlamıştı. Kalabalık çoktan dağıldığı için daha rahat yürüyordum. Demirci dükkanını gördüğümde içeride kimin olduğunu seçmeye çalıştım. Adımlarım gitgide daha yakına varırken içimde korku ve heyecanla sarmalanmış özlem duygusu filizlendi. Dükkanın içinden sesler geliyordu ama dışarıda görünürdü kimse yoktu. İçeri girmek için adım atmak istiyordum. Bunun yerine sırtımı duvara verip öylece bekledim. Birkaç dakika geçmeden Rapid dışarı çıktı. Beni gördüğü gibi “Afrah!” diye bağırarak şaşkınlığını dile getirdi. İsmimi değer verdiğim bir insanın ağzından duymak öyle tatlı gelmişti ki suratımda tebessüm canlandı. Rapid’in mutluluğu yüzüne yansırken bana doğru gelmeye başladı. Onu bir daha göremeyeceğim ihtimali aklıma vururken gözlerim istemsizce doldu. Rapid aramızdaki boşluğu kapatırken bana sarılmak üzere kollarını uzatmak üzereydi ki gözüme başka bir gölge takıldı.
   Babamın dudaklarından bir teslimiyet gibi ismim yankılanırken yanaklarım ıslandı. Rapid geri çekilirken babama doğru sarsak bir adım atmaya çalıştım ama çoktan önümde belirmişti. Kendimi güçlü kolları arasında göğsüne yaslanmış halde bulduğumda içimde biriktirdiğim bütün acıları saldım. Sessiz hıçkırıklarım onun da titremesini sağlıyor, bıkmadan saçlarımı okşarken dua misali ismimi telaffuz ediyordu. Kollarımı ona daha sıkı sararken suratımı tamamen göğsüne gömdüm. Saçlarımın üstünden başıma ardı kesilmeyen öpücükler kondururken ağlamam sayesinde tahriş olan boğazım daha çok canımı acıtıyordu. Babamı bir daha göremeyeceğimi düşünmek kalbime öyle bir ağrının saplanmasını sağlıyordu ki sanki yüreğim acımasız parmaklar arasında ölümüne sıkılıp kalmıştı. Demir ve kor ateşin sindiği kokusunu içime çekerken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
   Başımı kaldırıp inci taneleriyle dolu gözleriyle karşılaştığımda ben de ağlamaya devam ettim. Beni kendine çekerek dükkana doğru yürümeye başladı. Sarsak adımlarla ona eşlik ederken kollarından hiç ayrılmamayı diliyordum. Alt kata inip koltuğa oturduğumda ellerimi avuçlarının içine alıp gözlerimin içine baktı. Rapid’in getirdiği su bardağı dudaklarıma konarken hala ağlamamı durduramıyordum. Yavaş yudumlarla suyu içerken acıyan boğazım sonucu öksürmemek için kendimi zor tuttum. Babam yanaklarıma dokunup yaşları sildiğinde hatırladıklarım sonucu bir an bunu sonlandırması için eline vuracaktım. Son damlalar da yanaklarıma süzülüp ağlamamın yerini suskunluğa bıraktı. Ağzımdan çıkacak tek bir kelime için yalvaran bakışlarla babam beni izliyordu. Nihayet tereddüt dolu sesi hıçkırıklarımın ardından odada çıkan ilk ses oldu. “Neredeydin Afrah?” Sessizliğimi sürdürürken ısrarla cevabımı bekliyordu. Nereden başlayıp hangi kısımları atlayıp ona nasıl bir açıklama sunacağımı düşünmüştüm ama beni kollarına almasıyla birlikte aklımdaki her şey allak bullak olmuştu.
   Yüzüne zerre öfke barındırmayan bir ifade oturdu. “Son katıldığın dans gösterisini biliyorum.” Kaşlarımın kalktığını görünce devam etti. “Leila bana söylemek zorundaydı. İki gündür ortada yoksun.” Nasırlı eli okşamak için yanağıma kondu. “Nasıl korktuğumu biliyor musun?”
   Dudaklarımı ıslatarak tekrar belirmeye başlayan susuzluğumu bir nebze dindirdim. Bu cümleyi kurarak onu üzmek istemiyordum ama bir şekilde öğrenirse artık bazı şeyler daha kolay olabilirdi. “O benim son dans gösterimdi.” Ona kızmak ve ne kadar mutsuz olduğumu görmesini istiyordum ama öyle yorgundum ki suratımda hiçbir mimik oynamadan devam ettim. “Artık mutlu olmalısın. Bundan sonra böyle bir endişen olmayacak.”
   Gözlerinde pişmanlık gölgeleri parlarken bakışlarını kaçırdı. Konuyu değiştirerek asıl merak ettiği soruya aydınlık getirdi. “Neden suikast olayına karıştın?”
   “Sen olsan ne yapardın baba? Gerçekleşeceğini bildiğin kaçınılmaz bir cinayeti engelleyeceğini bilerek öylece oturur muydun?”
   Soruma cevap vermek yerine yine geçiştirdi. “Seni her yerde aradık. Eğer bugün de ortaya çıkmasaydın vezir konaklarından birine gidip seni bulmak için elimden geleni yapacaktım.”
   Elini sıkarak başımı olumsuz anlamda salladım. “İyi ki yapmamışsın. Bu işe karışsaydınız kim bilir başımıza neler gelecekti.”
   “Tahmin ettiğim gibi değil mi? Seni suikast suçundan alıkoydu?” Başımla onayladığımda hararetle devam etti. “Peki nasıl geri salındın?”
   Burada işin içine daha fazla irdelememesi için yalan katmak zorundaydım. “Zaten başından beri zayıf bir ihtimal üzerine beni tutuyordu. Asıl suikastçı ortaya çıkıp suçunu itiraf ettiğinde beni tutmak için nedeni ortadan kalkmış oldu.”
   Sıkıntıyla alnı kırıştı. “Peki sana ya da bize dair bir şey biliyor mu? Buraya gelirken seni takip ettiler mi?”
   Sorduğu şeyin cevabını vezirin oğluna vermemek için göze aldığım ölümü düşününce tekrar ürperdim. Babamın bu soruyu sorarken sesinde titreyen sıkıntıyı görmek beni elimde olmadan üzmüştü. Ailemi bu işe karıştırmamak için bir anlaşma bile imzalamıştım ama bunun aksini yapıp onların karşımda diz çökmelerini sağladığım takdirde benim açımdan hayal kırıklığına uğrayacakları aşikardı. Babamın bu tavrı onu bu suça bulaştırmadığım için ne kadar rahatladığını gösteriyordu. Bu da sırf benim kurtulmam için ne kadar az şeyi göze alacağı ihtimaline kafa yormamı sağlarken içimde alev denli sıcak bir şey taştı. Belirttiği endişeyi dile getirip hislerini daha açık söylemesini talep etmek istiyordum ama düşündüğüm şekilde cevap vereceğinden de korkuyordum. “ Dans gösterisinden sonra olanları detaylı düşündüğünde suikastçıya ortak olabileceğimi düşünmüş. Bu ihtimale varmak için geç kaldığı için hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. Pazarda gezerken beni tanıyınca adamları sayesinde kolayca bulunmamı sağladı. Asıl suçlunun ortaya çıkması için beni alıkoydu ve dans gösterisinde bu suçu işlemeye kalkışan suikastçı bugün her şeyi itiraf etmek için teslim olunca beni salıverdi.”
   Gözleri hırkanın sıyırdığı boynuma kayarken yanağında kasını seğirtecek kadar şiddetli bir öfke suratına kondu. “Bunu vezirin oğlu mu yaptı?” Cevap vermek için dudaklarımı araladığımda daha yüksek sesle bağırdı. “O piç kurusu Aizhan mı yaptı?!”
   Düşünmeden öne atlayıp onu sakinleştirmek için tekrar ellerini tuttum. “Hayır baba!” dedim sertçe. “Adamlarından biri yaptı. Beni muhafızın elinden kurtaran da vezirin oğluydu.”
   Göz bebekleri öyle titriyordu ki bu konuyu nasıl kapatacağımı şaşırdım. “Kim yaptı Afrah?!” diye kükredi. “Suratını hatırlıyor musun?”
   Telaşla cevapladım. “Muhafızların hepsi birbirine benziyordu. Dikkat edemedim.”
   Bir anda öne atılıp hırkamı sıyırmaya başladı. Ellerimi ve kollarımı kontrol ettikten sonra tekrar boynuma baktı. Sıcak parmaklarıyla dokunurken hırkayı daha da yana çektiğinde alt dudağımı ısırdım. Yara izimi örten pansumanı görünce duraksadı. Pansumanı çıkaracağını anlayınca elini tutarak onu durdurdum. “Ciddi bir şey değil yemin ederim.”
   Susmamı emreden gözlerle baktıktan sonra pansumanı yavaşça çıkarmaya koyuldu. Yara izimi gördüğünde dudaklarından şaşkınlık nidasına benzer bir nefes yankılandı. Pansumanı tekrar üzerine örtene kadar ağzından çıt çıkmadı. Ardından hırkamı sıkıca üzerime sarıp gözlerini zorla boynumdan alıkoydu. “Bunu suikastçı mı yaptı?”
   Başımı sallamakla yetinecek kadar yorulmuştum. Babamın suratı hala öfkeyle kararmış haldeydi. Elimi tutup beni kaldırmaya yeltendiğinde olduğum yere sabitlendim. “Eve şimdi gitmesek olmaz mı? Annemin beni bu kadar harap görmesini istemiyorum. Bir iki saat uyuduğum sürece sen de yarının işlerini yaparsın, olur mu?”
   Üzerime serilen yorganın yumuşaklığı altına sığınırken koltuğa kıvrılıp derin nefes aldım. Yukarıdan babamın ritmik demire vurma seslerini işitirken yavaştan uykuya çekiliyordum. Zihnimde son dalgalanan düşünce ise vezirin oğlunun ismiydi. Demek adı Aizhan’mış diye düşünürken bilincim havada süzülmeye başladı.
   Her şeyi en ufak ayrıntısına kadar anlatabileceğim tek kişi Leila’ydı. Yine de tam anlamıyla emin olamıyordum. Leila’ya her şeyi eksiksiz anlatmam sonucunda yaptıklarımı sorgulayacak, sırf onları ortaya çıkarmamak için imzaladığım anlaşmaya kafa yorup duracaktı. Niçin bu kadar ileri gittiğimi soracak, ortaya çıksalar bile hiçbir şey olmayacağını çünkü suçsuz olduğumu savunacaktı. Sonuçta ona her şeyi anlatırken vezirin oğlunun yaptıklarını atlamadan iletecektim. Böylece neden böyle bir adım attığıma anlam vermesi gerekiyordu. Eve girdikten sonra tahmin ettiğim gibi bir posta daha ağladım. Annemin yemek kokusu burnumu doldurduğunda kendime gelmem çok zor oldu. Leila’ya saymayı unuttuğum bir süre boyunca sarılı kaldım. Şimdi de üstümde sadece ince bir gecelikle küvetin içinde oturuyordum. Leila tırnaklarıma kadar her yerimi nazikçe ovalarken kız kardeşimle tekrar aynı odada nefes alabildiğim için şükrediyordum.
   Anneme de babama açıkladığım gibi başıma gelenleri detaysız şekilde özetledim. Odaya girdiğimiz gibi Leila’ya sorma fırsatı bırakmadan her şeyi eksiksiz anlatacağıma dair söz verdikten sonra ağır sürecek bir uyku için yatağa sürüklendim. Odaya karışan yemek kokusunu ciğerlerimde solurken hemen gözlerim daldı. Kâbus görmeyeceğim bir uyku geçirmeyi dilemiştim ama boğuk bir çığlıkla ellerim boğazıma sarılı ter içinde uyandığımda aksine en büyük kâbusumu yaşadığımı anladım. Leila başımda durmuş endişeyle sakinleştirici sözler mırıldanıyordu. Nefeslerim düzene girerken yanıma kıvrılıp beni göğsüne bastırdı. Bir daha gözüme uyku girmedi. Leila tatlı nefesleriyle bana sarılmış uykuda yüzüyordu. Normalde onu uyandırmak için kulağına ıslak parmağımı soktuğumu düşünmekle suratıma buruk bir tebessüm yansıdı. Tekrar aynı kâbusu göreceğimi bildiğim için kendimi ayık tutmak adına kafamı bir sürü düşünceye meşgul tuttum. Aklımdan düşen her fikir atlaya atlaya vezirin oğluyla yaşadıklarıma ve önümdeki bir sene boyunca yaşayacaklarıma kayıyordu.
   Güneşin doğduğunun habercisi kuşlar öterken Leila dar yatakta dönüp durdu. Nihayet gözlerini araladığında uyuyor numarası yapacaktım ki beni yakaladı. Gözlerine uzun süre bakmak istemediğim için başımı göğsüne koyarak suratımı ondan kaçırdım. Uzun bir sessizliğin ardından kıpırdandı. “Dans gösterisinden babama bahsettiğim için bana kızgın mısın?”
   Başımı olumsuz anlamda sallamakla yetindim. Leila omzumdan tutarak başımı göğsünden çekti. Sıcacık kahverengi gözlerinde keder öyle bariz yankılanıyordu ki içim acıdı. Fısıltı kadar alçak bir tonla, “Boğazındaki izleri vezirin oğlu yaptı, değil mi?” diye sordu. Sükunetimden cevabı anlayarak boynumdaki yara izini okşadığında aklıma dolan yüz sayesinde tiksintiyle titredim. Hatırladığım anılarla gölgelenen suratım tam bir korku misali olmalıydı. Leila acıyan gözlerle beni izlerken gözleri doldu dolacaktı. “Oradan nasıl kurtuldun Afrah?” diye sordu hüsranla tınlayan sesi.
   Leila’ya her şeyi sessizce anlatırken istemsizce ellerimi titreme aldı. Anlattıklarımla birlikte sesimin rengi değişiyor, histen hisse bürünüyordum. Leila ağzımdan çıkanları pür dikkatle dinlerken bu kadar uzun konuşmaktan boğazım ağrımaya başlamıştı. Bitirdiğimi anladığı gibi lafa girdi. “Hangi gün?”
   Neyi kast ettiğini anladığımda şımarık bir çocuk misali gözlerimi devirdim. “Her cuma sabah dokuzda.”
   “Evden çıkmak için babama ne diyeceksin?”
   Sorusu karşısında omzuna vurup güldüm. “Senelerdir dans ettiğimi ruhu duymuyor. Ayarlayacağım artık.”
   Neşelendiğimi görünce mutlu olduğu her halinden belliydi. Kulaklarıma dokunup küpeleri çıkarıp ona uzattım. “Senin sıran.”
   Küpelerden birini alıp geri taktı. “Bir tanesi sende kalsın.”
   Günler birbirini kovaladı ve her gün diğerinin tekrarı gibi geçiyordu. Eve döndüğüm akşamdan itibaren aynı kabusu üç kere daha gördüm. Her seferinde sırtım ter içinde ellerim boğazımda boğuşarak kendime geldim. O odada yaşadıklarımın anısını bu kadar ağır çekeceğimi hiç düşünmemiştim ama tüm boğuşma süreci adeta bir travma misali vücudumda iz bıraktı. Leila dahi birisi bana dokunduğunda ani tepkiler veriyor, artık uykuya dalmaya bile korkar halde geç saatlere kadar oturuyordum. Ne zaman Freida’yla kol kola pazarda gezmeye çıksak arkama bakmadan duramadım. Yemek dağıtımı için Leila’ya eşlik etmediğim günler dışında sabahları erken kalkıp demirci dükkanına gidiyordum. Babam talep etmese bile kendiliğimden gelmeme şaşırmışa benziyordu. Evde kalıp dinlenmem yalnızca bir gün sürmüştü. Ardından kılıcı elime aldığım her gün bir yandan kendimi daha güçlü hissediyor, diğer yandan her seferinde ürkekçe boynumu korumak için elimi oraya örtme isteğini zorla bastırıyordum.
   Cuma sabahı uyandığımda kâbusa dair hiçbir şey hatırlamıyordum ama yine de parmaklarım boğazıma tırmanmış yatakta ter içinde kıvranıyordum. Leila’yı uyandırmamak için sessizliğe gömülürken nefeslerimi düzene koymaya çalıştım. Boynumdaki yara kabuk bağlamaya başlamış, boğazımdaki morluklar yerini yeşil rengine bırakmıştı. Bugün erkenden Freida ile görüşeceğime dair babama haber vermiştim. Hazırlanıp evden çıkarken içimde yeşermeye başlayan endişeyi bir türlü yutamıyordum. Vezirin oğluyla görüşeceğimize dair sözleştiğimiz açıklığa yürürken yenine koyduğum kılıcı öyle sıkı kavramıştım ki parmaklarım zonkluyordu. Aklımdan geçtiğinde onu adıyla düşünmek istemiyordum. Onu adıyla aklımdan geçirmek bana sanki yakınmışız gibi bir varsayım doğuruyordu.
   Sözleştiğimiz açıklığa vardığımda etrafta kimse yoktu. Bulduğum bir taş kütlesinin üzerine otururken sırtımdaki çantayı yere bıraktım. Atkuyruğumu tutan lastiği daha da sıkarken çalıların hışırtısı kulaklarıma ulaştı. Ayaklanmak yerine oturduğum yerde dikkat kesildim. Oltaya gelebileceğim ihtimali aklıma vurduğu gibi yerimden fırlayarak kılıcımı çektim. Vezirin oğlu tüm asaletiyle karşımda dikiliyordu. Üzerinde oldukça sıradan olduğu halde yine de kaliteli duran bir takım vardı. Benim üzerime giydiğim tuniğin altına geçirdiğim bol pantolonun yanında elbette şaşırılmadığı gibi çok daha şıktı.
   Aynı mimiklere bugün de katlanacak olmam şimdiden canımı sıkarak keyfimi iyice kaçırdı. Vezirin oğlu suratında kendini beğenmiş bir sırıtışla olduğum yere doğru yürümeye başladı. “Formundan hiç düşmemişsin bakıyorum.” Gereksiz bir dikkatle baştan aşağı beni inceledi. “Suratına renk mi gelmiş yoksa güneşten yanlış mı görüyorum?”
   Onu umursamadan kılıcımı yenine sokup sırt çantama sıkıştırdığım tahta parçalarını çıkardım. Tahmin ettiğim gibi tahtadan kılıçları görmesiyle ağzı tekrar açıldı. “Beni baya dalgaya almışsın. İlk dövüşümüzü bunlarla yapacak kadar acemi değilim.”
   Kılıçlardan birini ona uzatırken, “Aylarca bu tahta kılıca bile dokunmadan sadece dövüş izleyerek eğitime başladım. Biraz aceleci davranmıyor musun?” diye söylendim. Sahte olduğu her halinden belli olan bir tonla güldüm. “Daha önümüzde bir sene var, değil mi? Niye bu kadar sabırsızsın?”
   Cevap bulamayarak uzattığım kılıcı kavradı. Ayaklarımı sertçe yere sabitlerken ilk hamlemi gerçekleştirmek için kılıcımı kaldırdım. Önce basit atışmalarla başlayarak gücümüzü sınadık. Vezirin oğlu tahmin ettiğim kadar atik değildi. Gözleri sürekli yüzüme takılıyor, böylece çoğu hamlemi kaçırmak üzereyken son anda toparlıyordu. Tahtaların üst üste birbirlerine vurma sesinden şimdiden bıkmıştım. Dans yeteneklerimi yavaştan işin içine katarak parmak uçlarımda kılıcı savurmaya başladım. Havada süzülen hareketlerimi görünce hafif bir şaşkınlığa uğradı. Gözlerinin yüzümden ayrılmayacağını anladığımda çevremde dönerek arkasına dolandım. Ayağına attığım çelmeyi fark edeceğini sanmıştım ama çok fena yanıldığımı gördüm. Vezirin oğlu yere serilirken ağzından öfke hırıltıları fırladı. Bu düşüşü karşında gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Böyle keyifli süreceğini hiç tahmin etmemiştim. Vezirin oğlu ayaklandığı gibi kılıcını kaldırmak yerine asilliğini kanıtlayan bir hareketle üzerine yapışan yaprak tanelerinden silkelendi.
   İkinci turda ilkinde onu gözlemlediğim kadarıyla seviyesini bildiğim için çok zorlamadım. Benzer hamlelerle devam ediyor, ikimiz de ölümcül bir adım atmıyorduk. Vezirin oğlu beklemediğim bir güçle kılıcını savurduğunda kolumu darbesini bloke edecek bir pozisyona getirdim. İki tahta şiddetle birbirine çarparken yere yapıştırdığım bacaklarım da titredi. Bu kuvvetli darbesi öfkelenmemi sağlarken onu daha dikkatli izlemeye koyuldum. Sıradaki darbesine hazırlıklı olduğum için kılıcımı daha çabuk savuşturdum. Vezirin oğlu da benden kaptığı üzere etrafında dönmeye başladı. Arkama dolandığını hissettiğimde kılıcının üst üste havada çıkardığı sesle kulağım uğuldadı. Asıl yeteneğini göstermeye başlaması dişlerimi sıkacak kadar hırsa boğulmamı sağlarken kılıcıma verdiğim güç bu sefer zihnimde yankılandı. Az önce yaptığı gibi üst üste öne savurduğum hamleler sonucu nihayet kafası karışarak gözlerini kaçırdı. Böylece kılıcı yeni bir hamle için yerden havalanacakken çoktan tahta kılıcım boynunda yerini almıştı.
   Dudakları ince bir çizgiye dönerken suratı hiddetle sarsıldı. Onu bu kadar öfkelendirmeyi başarabilmem içimde keyif balonları patlatırken hakiki bir tebessüm dudaklarıma yapıştı. “Ne olursa olsun bakışlarını bir an olsun rakibinden ayırma. Beni taklit etmeye çalışırken böyle galip olursun sonra.”
   Tahta kılıcımı eliyle savuştururken aramıza mesafe koyarak kılıcını tekrar kaldırdı. “Bakıyorum da yanında gerçek bir kılıç taşıdığında hem çenen hem özgüvenin sınırını aşıyor. Benim çok sinirlenmemi ikimiz de istemeyiz, değil mi?”
   Lafı nereye dokundurmaya çalıştığını anladığımda kaşlarımı çattım. Tekrar kılıcımı kaldırırken gözlerimi bir an onunkilerden ayırmadım. İkimizin hiddeti de kılıçlara etkisini gösteriyordu. Bu sefer hamlelerini savururken benimkinin üzerine konan kılıcını öyle bir güçle itiyordu ki bileğim hafiften acıdı. Normal şartlarla dövüşmediğimiz için boşluğunu gördüğüm anda savuşturabileceğim bir tekme en azından şimdilik mümkün değildi. Bu yüzden ne zaman böyle bir aralık görsem havaya kaldırıp onu itemediğim için bacağım kaşınıyordu.
   Eşitliğimiz karşısında mutluluğu gözlerinden okunuyordu. “Böyle çok zevksiz olmuyor mu? Biraz muhabbet etsek olmaz mı?” Her zamanki gibi sessiz kaldığımı görünce bıkkın bir ses çıkardı. “Hep böyle sıkıcı mısındır yoksa bana mı özel?”
   Suratımı ekşiterek, “Bilmem, sen tahmin et.” diye homurdandım.
   “Ailen seni bulduğunda çok sevindi mi bari?” Tekrar susarak savurduğu hamleyi geçiştirdim. “Bu kadar sessiz çıkacağını bilseydim anlaşmamıza senin konuşmana dair zorunlu bir şart getirirdim.”
   Değindiği konunun aksine farklı bir soru yönelttim. “Suikastçıya ne yaptın?”
   Yüzünde bakışları değişti. “Senin çok değerli tavsiyelerin doğrultusunda bir süre hapishanede dinlenmesine müsaade ettim.”
   Sesindeki tılsımdan alaya vurduğu halde doğruyu söylediğini anlayabiliyordum. Bana göstermediği yüzü kalkmamıştı. Suikastçıyı öldürseydi bunu gururla dile getirecek kadar leş bir insandı.
   Kılıçlarımızın savrulması hız kesmeden devam ederken adeta dansa tutulmuştuk. “Bay Sergei’ye olan borcunu hallettin mi?”
   Sorusu karşısında öyle afalladım ki bir anda nefesim kesildi. Duraksamama karşın kılıcımı kolayca savuşturmak yerine olduğu yerde dikilerek hareketsiz kaldı. “Sanırım tamamen aklından çıktı.”
   Bay Sergei’nin ismini bile duymak ihanetini hatırlattığı için ağzım ekşi bir tatla kirlendi. Günlerdir evdeydim ama ondan ses seda çıkmamıştı. Hoş kapıma dayanıp borcu ödememi istemesini beklemiyordum ama sanki unutmuş gibi Freida veya başka birisiyle haber yollamaya kalkışmamıştı. Eve döndüğümden beri günlerin nasıl ruhsuz geçtiğini düşündüğümde bunun nasıl hiç aklıma konmadığını anlayabiliyordum.
   Vezirin oğlu boğazını temizleyince dikkatim dağıldı. Ayaklarına baktığımı fark ettiğimde ne kadar daldığımı kavrayıp hemen suratına döndüm. Kılıcı tutan koluma güç veriyordum ki sesi tekrar yankılandı. “Bu derslerin karşılığında borcunu ödeyebilirim.”
   İma ettiği teklif karşısında olduğum yerde kalakaldım. Dikiş makinesinin sesi uzaktan kulaklarıma dolmaya başlarken şiddetle kafamı salladım. “Senden zırnık para istemiyorum. Hiçbir şey için sahte acımana muhtaç değilim.”
   Daha demin rahatlamış olan surat hatları tekrar keskinleşti. Cevabım karşısında alnı kırıştı. “Sahip olduğum paranın da kirli olduğunu düşünüyorsun, değil mi?” Yanıtım dilimin altında oturmuş çıkmak için çırpınıyordu ama o kadar cüretkar davranamazdım. Zar zor sustuğumu anlamış gibi, “İtiraf et.” diye ısrarla üzerine düştü. Kılıcımı iterek kendininkini ayırırken üstüme yürümeye başladı. “Aklında ne dolanıyorsa söyleyemeyecek kadar aciz bir korkak mısın?”
   Parasını kabul etmememin onu bu kadar öfkelendireceğini düşünmemiştim. Sanki gerçekten bu tavrım ona dokunmuş gibi davranıyordu. Aynı sessiz rolüme devam ederken yeni bir hamle için kılıcımı kaldırdım. Vezirin oğlu ısrarla üstüme yürürken aynı istikrarla geri adım attım. Hiddetinin derinliğini kanıtlayan bir kas fırlamış yanağında seğiriyordu. Bir eli kılıcını tutarken omuzlarıma yapışmak üzere kollarını havaya kaldırıp uzattığında hiç düşünmeden tahta kılıcımı kollarından birine indirdim. Ne yaptığımı fark ettiğimde dönerek arkasına dolandım. Kılıcını kaldırarak üst üste sert darbeler indirmeye başladı. “İtiraf et dedim.”
   Sonunda dayanamayarak içimdeki zehir dudaklarıma ulaştı. “Halktan topladığınız faizli vergilere bulaşmış lekeyle sürdüğünüz keyfin parçası olan paraya dokunmamayı her şeye yeğlerim.”
   Cümlemi bitirdiğimde tekrar etrafında dönmeye hazırlandım ama bu sefer o kadar yakınından geçtim ki atkuyruğumun suratına denk gelmek üzere olduğunu anlayınca kafamı daha büyük bir şiddetle çevirdim. Tokada benzer bir ses yanağında çınlarken zaferle gülecektim ki kafa derime acıyla zonklamaya başlayan bir ağrı girdi. Tüm uzuvlarım aynı anda çırpınırken saniyeler içinde havada süzülerek sırtımın tamamı yere yapıştı. Neye uğradığımı anlayamadan tüm bedenimin üzerine konan ağırlığı hissetmemle göğüs kafesim deli gibi sıkıştı. Vezirin oğlu bütün gücüyle üzerime abanırken korku boğazımı tırmanıyor, vücuduma değen her hücresini hissederken kalbim ağzımda atıyordu. Koruma içgüdüsüyle ellerim boğazımı kavrarken baştan tırnağa bedenim durmaksızın kıvranıyordu. Boynundan yayılan koku burnuma çarparken yediklerim adeta boğazıma dizildi. “Kalk üzerimden!” Ellerimle ulaşabildiğim her yerine vurmaya çalışırken gözlerim bulanıklaşmaya başladı. Parmaklarım bıraksam kaskatı kesilmek üzereydi. Üst üste çığlıklarla göğü yırtarken nefes almakta zorlandım.
   Üzerime abanan vücut yana kayarken tekrar ve tekrar, “Sakin ol.” diye mırıldandı. Vezirin oğlu göğsüme verdiği yükü kaldırırken ellerini başımın iki yanına sabitleyerek beni izliyordu. Nefes alabildiğimi fark ettiğimde aceleyle içime çekebildiğim kadar havaya nüfus etmeye çalıştım. Ellerimin vezirin oğlunun göğsünü sıkıca kavradığını gördüğümde şaşkınlıkla geri çekildim. Gözlerine baktığımda bakışları adeta yüzümü delmek istiyordu. Daha demin öfkeyle kararan suratı yerini afallamış bir ifadeye bırakırken o gün şahit olduğum keder kırıntıları tekrar göz bebeklerine oturdu.

   Onu hiç bu kadar kararsız görmemiştim. Yüzü şekilden şekle giriyor, söyleyecekleri dile gelmek için beklerken ısrarla sükunete boğuluyor gibi tutarsızca duraksıyordu. Nihayet pişmanlıkla gölgelenen yüzünde dudakları aralandı. “Sana bir daha zarar vermeyeceğim.” O gün odada suratıma tanıyormuş gibi bakmıştı. Yine aynı şekilde kaşları değişken parıltılarla çatıldı. Pes ettiğine yorabileceğim derin bir nefes verdi. Sesi rahatlamayla yankılanıyordu. “Bu gözleri tanıyorum. O tablolarda defalarca kez denk geldiğim ve hep görmeyi umduğum bal rengi gözler bunlar.” Çarpık bir rehavet yüzüne yayılırken utanmasa tebessüm edecekti. “Bunca zamandır seni arıyordum.”

Not: Pek sevgili dostlarım zaman ayırıp bu bölümü de okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Umarım bu uzun bölümden keyif almışsınızdır. Sizden ufak bir ricam var. Beşinci bölümü de bitirdim ve artık romanın ismi için aklımda birkaç şey oluştu. Kılıçların Dansı veya Kılıçların Son Dansı isimleri arasında gidip geliyorum. Kılıçların Dansı'na daha sıcak bakıyorum fakat kararsızım. Hangisinin olmasını daha çok yakıştırırsınız ya da Kılıçların Dansı ismini beğendiniz mi; buna dair aşağıya yorum bırakırsanız çok sevinirim. Ayrıca okuduğunuz bölümler boyunca aklınıza takılan ya da beğenmediğiniz yorumlarınız varsa bana mail hesabım (ohyoulovemetoo@gmail.com) üzerinden ya da (betultsun) veya (harmonyofbooks) instagram hesaplarımdan dm üzerinden mesaj atabilirsiniz. Aklınıza takılan kısımlar üzerinde düşündüğümde sıradaki bölümlere farklı yön veriyorum. Bir daha ki bölümde görüşmek üzere :)
Continue reading Yazdığım Romanın 5. Bölümü

17 Mart 2017

Yazdığım Romanın 4. Bölümü

                  4. Bölüm (İlk iki bölümün linki, üçüncü bölümün linki)
   Göz kapaklarım ağırlığını taşıyamayacak halde kelebek kanatları misali titremeye başladı. Oturmakla beraber gelen rehavetle kaç gündür yaşadığım koşuşturmanın acelesi dinmiş ve vücudumdaki tüm ağrılar bunca zamandır onları unutmamdan şikayetçiymiş gibi uyanıp sızlıyordu. Dilimden dökülecek cümleye dair her kelimeyi teker teker özenle seçerken sakin olmayı amaçladım. “Adımı biliyor musun?”
   Suratındaki korkunç ifade hafifçe uzaklaşmaya başladı. “Hayır, adını bilmiyorum.”
   Beni ortaya attığını düşündüğü suçla suikastçı görmeye devam ederse bu işten sıyrılmamın zorluğu ailemi tanımasıyla daha da imkansız bir girdaba sürüklenirdi. Onları hiçbir şeye bulaştırmadan buradan kaçmanın bir yolunu bulmalıydım. Her şey öylesine allak bullak olmuştu ki karşımda dikilmiş dururken mantıklı düşünüp adım atmak gitgide zorlaşıyordu. “Peki ya ailemi tanıyor musun?”
   Gözlerini yine öfke sahiplendi. “Tüm bu dans ve senin dayak yiyip küçük düşürüldüğün gösteri boyunca her şeyi biraz fazla masum bir bakış açısıyla izlediğimi itiraf edebilirim. Öylesine hırs yapan aptalın tekinin düzenlediği bir suikast olayı sanarak sineye çekmek üzereydim.” Tek kaşını kaldırdı. “Bu arada ortağın o galeyanda mükemmel bir kıvraklıkla kaçmayı başardı. Zaten giyim kuşamı bizim muhafızlara benzediği için göz açıp kapayıncaya kadar ortadan yok oldu. Bu ufak süreç boyunca bana tutunmaya çalışarak aklımı çelmekle meşguldün tabii.”
   Uzun cümlelerini pür dikkat dinlemek omuzlarıma gitgide ağırlaşan bir yükün peyda olmasını sağladı. Tekrar konuşmak üzere kurumuş boğazımı temizlemek için yutkunacaktım ki sözlerine devam etti. “Sonrasında söylediğim gibi sadece o suikastçının peşinden gidip olayı kapatacaktım fakat…” Dudakları tehlike vaadiyle kıvrıldı. “Bay Sergei bana farklı bir bakış açısıyla geldi. Eğer ona tek bir soru sormayacağıma dair söz verirsem bana kuvvetli bir ihtimali öne sürebileceğini söyledi. Böylece tüm bu olayların ardında parmağın olduğunu dile getirdi. Senden nefret ettiği gözler önündeydi ama kim olduğuna dair adını bile söylemedi. Sadece söz verdiğim için değil, ayrıca uğraşılması zor bir adam olduğu için seni kendim aramaya başladım.” Ellerini çırparak kısa bir alkış çaldı. “Şehrin her tarafını sardığım adamlar sayesinde pazarda kendi halinde gezinen seni bulmak zor olmadı.”
   Hayal kırıklığım katbekat üstüme düşüyordu. Bay Serge ile tüm bu büyük dans gösterisinden önce sadece ufaklı atışmalar yaşamıştık. İçinden geldiğince duru güzelliğimi över, danslarında hep ön planda olmamı isterdi. Onu böylesine büyük bir nefrete ben mi sürüklemiştim? Beni bu adamların eline teslim etmek için bir adım attığında ilerisinin nasıl yol alacağını hiç mi düşünmemişti? Zihnim allak bullaktı ve Bay Sergei'nin ihanetini duymakla birlikte mükemmel bir baş ağrısı kafa derime saplanıp kaldı.
   Mantıklı olmak zorundaydım. Böyle bir çıkmaza girdikten sonra kuracağım her cümle benim için geri alınamaz bir hamle  değerindeydi. Vezirin oğlu pür dikkat mimiklerimi izleyerek ufak beynince hakkımda yargıya varmaya çalışıyordu. Gözlerini bir an üzerimden ayırmıyor, ne söyleyeceğime dair meraklı bakışları ağzımla gözlerim arasında mekik dokuyordu.
Beklentiyle kaşlarımı kaldırdım. “Hiçbir plana dahil olmadan sadece hayatını kurtarmak için öne atıldığımı tekrar söylesem inanacak mısın?”
   Öne bir adım daha atarak aramızdaki nefes uzaklığını daha da yakınlaştırdı. “Bu ceylan gözlerindeki saflığa inanmak istiyorum.” Ağzını yana kıvırıp o gıcık hareketi tekrarlayarak yanağını kaşıdı. “Sana dair her şey muallak. Kılıç tutmayı nereden öğrendiğini söylemekle kendini inandırmaya başlayabilirsin.”
   Dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. “Hakkımda hiçbir şey öğrenemeyeceksin.”
   “Öyle fevri davrandım ki nasıl da pişmanım! Keşke seni hemen kaçırmak yerine evine kadar takip etseydim.” Oynadığı topuyla camı kırmış çocuk misali kıvranarak saçlarını sıvazladı.
   “İlk defa bir kızı alıkoyuyorsun sanırım?”
   Soruma cevap vermek yerine arkasını dönüp volta atmaya devam etti. Burnumdan sesli nefesler alarak saçlarımı tutan tokanın sıkılığını hafifletmek için elimi kaldırdım. Önümde dikilen bedeninin her hareketini dikkatle incelerken ayaklarımdaki ipin gücünü kontrol ettim.
   “Neden bana biraz kendinden bahsetmekle başlamıyorsun? Ne kadar çok konuşursan senin yararına. Burada duracağın sadece birkaç gün. Ardından gerçek bir nezarete tıkılman tek bir lafıma bakar.”
   Sesindeki bu kendini bilmiş tını midemdeki gerginliği had safhaya ulaştırdı. Konuşması kulaklarımı tırmalarken masum tavırlar sergileyip üstünkörü kendimden bahsetmenin mi ağzımı açıp tek bir kelime etmemenin mi daha mantıklı olduğunu tartıyordum. “Ben… ben dans ederim.”
   Alaycı bir tebessümle önüne döndü. “Ah, ona ne şüphe! Muazzam dans ettiğin de bir diğer gerçek.” Gözleri tehlikeyle kısıldı. “O kadar ki karşındakini hipnoz edebiliyorsun.”
   Senin aptal hayranlığın diye bağırmak istiyordum. Kendimi susturmak için dudaklarımı sımsıkı kilitledim. Hayatında ilk defa dans eden biri görmüş gibi gözlerini bana dikmeseydi bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. Bir tarafım ısrarla keşke onu kurtarmasaydım da suikastçı hedefine ulaşsaydı diyordu ama sonuçta nefes alan bir varlıktı ve bana ölümcül bir zararı dokunmadıkça hayatının sökülüp elinden alınması acımasız geliyordu.
   “Son kez soruyorum. Bana ailenden ve kendinden detaylıca bahsederek suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışacak mısın?”
Burnumdan soluyordum. “Sana suçsuz olduğumu söyledim. Sadece dans ederken gözüme kesiştiği için elim kolum bağlı kalamadım. Seni kurtarmak için öne atıldım ve olanlar oldu.” Omzumdaki yara sızladı. “Omzumdaki yarayı asla kasti olarak almadım. Sana herhangi bir şekilde tekrar saldırsaydı kılıçla onu yaralayacaktım ama benden önce atılıp hedefini değiştirdi.”
   Israrlı bakışlarla kararan gözleri daha da yakınıma varmaya başladı. “Peki ya kılıç kullanmayı nasıl öğrendin?”
   Küçüklüğümden beri öğrendiğimi söylesem doğduğumdan beri suikastçı olmak için yetiştirildiğime dair aklında yeni şüpheler ortaya çıkacaktı. Hele de babamın öğrettiğini söylesem şehirde kılıçla ilgisi olan herkesi tek tek aratacaktı. Galibiyetle omuzlarım düşerek kafamı eğdim. “Bunu söylemeyeceğim.”
   Adımları gitgide daha yakına vardı. Ellerimin serbest olduğunu bildiği ve onu kendimden uzaklaştırabileceğimden emin olduğu halde parmakları sertçe çenemi kavradı. Sıkıştırdığı yanaklarım sayesinde dudaklarım öne doğru büzülürken suratımın almasını sağladığı şekil sayesinde yüzüm öfkeden kızarmaya başladı. Gözü bir yerden ısırıyormuş da beni nereden tanıdığına dair söyleyeceği şey dilinin ucunda asılı kalmış gibi yüzü kararsızlıkla mimikten mimiğe atlıyordu. Nihayet kaşlarını çatıp delen bakışlarla gözlerini bana dikti. Çenemi sıkan parmakları sertliğini artırırken serbest kolumla en hassas noktasına dirsek geçirmemek için kendimi zor tutuyordum.
   “Ya ismin?” diye fısıldadı sesini alçaltarak. “Onu bahşedecek misin?”
   Zehirli parmakları çenemi tutarken bir yandan suratımı keşfediyordu. Uzun parmaklarından biri Bay Sergei’nin tokadıyla şişen yanağıma uzandı ve oradaki morluğun acıyla zonklamasını sağlayacak bir sertlikle parmağını bastırdı. Sıktığım dişlerim çenemi tutması sayesinde baş ağrıma yeni ekşi bir tat kazandırdı. “Hayır.”
   Anında çenemi serbest bırakıp geri geri yürüdü. Gözleri şeytanlıkla parlıyordu. “Bakalım daha ne kadar böyle ısrarcı kalacaksın. Özellikle de portreni çizdirip tüm halka kim olduğunu arattırdıktan sonra nihayet ailenden birini karşında diz çöktürüp her şeyi itiraf etmek için geç kaldığını idrak edebildiğinde.”
   Tüm vücudumda bir ürperti tetiklendi. Babamın ağır yüzüğünü senelerdir taşıyan elinin yanağıma indiğinde neye sebep olabileceğinin ihtimaliyle sarsılmam kadar dipsiz bir çukurdu. Kulaklarımın şiddetle uğuldamaya başlamasıyla etraf kararırken göz kapaklarım çırpınırcasına titredi. Öyle hızlı düşünmeliydim ki başım dönüyordu. Neyi nereye koyup tartacağımı şaşırırken ihtimaller uçuşup duruyor, babamın gözümün önünde yere çöküp kızının suikast suçuyla itham edilmesini izlediği sahne bulutlanıp kafamda yerini alırken öfkem gitgide kabarıyordu. Leila ve anneme bir şey olması düşüncesiyle midemde sabah yediklerimin kalıntılarının yükseldiğini hissedebiliyordum. Vezirin oğlu bir şeyler söyleyerek arkasını döndü. Sonucunun nereye varacağını zerre düşünmediğim olaylar silsilesini ayaklarımı bağlayan ipi çözmekle başlattım. Ayağa fırladığım gibi arkasını dönmüş olan vezirin oğlunun boynuna atılıp ipi olması gereken yere oturttum. Tüm gücümü ipi sıktığım ellerime verirken acımasız fısıltılar beynimi esir almış beni kukla yerine koymaya çalışıyordu.
   “Eline öyle bir koz vermek yerine kendimi gebertirim. Duydun mu? Kendimi gebertirim!”
   Vezirin oğlu boğuk nefesler alarak tekmeler savuruyordu. İpin sıkılığını rahat bırakırken hala ona hükmetmeye devam ediyordum. Can havliyle kıvrılan dizleri rahatlıkla başlarımızın denk gelmesini sağlamıştı. Eli elimi kavrayıp tüm gücüyle sıkarken saçlarının kokusu burnuma karıştı. Bacakları bir anda diklenip geri geri yürümeye başladı. Böylece ben de sarsak adımlarla geri adım almak zorunda kaldım. Vezirin oğlu sırtını göğsüme dayarken beni adeta duvara yapıştırdı. Karnıma giren ağrıyla beraber nefes borumun kesilmesiyle ipi tutan elim anında salık verdi. Nefes almak için çırpınıp sakinleşmeye çalışırken gözlerim zar zor görüyordu. Göğsüme dayanmış olan sırt uzaklaşıp nefes almama izin verdi. Fakat bu sadece birkaç saniye sürdü. Neye uğradığımı anlamadan tüm vücuduyla burnumun dibine girdi. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda parmaklarının boynuma tırmandığını hissettim. Ciğerlerimi son kez derin bir nefesle doldurmama izin verdi. Ardından parmaklarının sıkılığı öldürücü bir haddeye ulaşacağının habercisi olarak gücünün tüm kırıntılarını boynuma toplamaya başladı. Tüm kudretiyle boynuma çullanmaya başlarken nefes için debeleniyordum. Göğsü müstehcen bir yakınlıkla tamamen önüme yapıştı. Dizlerimi son gücümle tekmelemek için kaldırdığımda iki bacağı da benimkilere dolanarak yerime mıhlanmamı sağladı.
   Sıcak nefesini boynumda hissettiğimde kulaklarımın uğultusu tüm bedenimi kaplamadan önce dudaklarını aralandığını duydum. İyice kulağıma yaklaşıp, “Kime bulaştığından haberin yok.” diye fısıldadı. Kulağımın altına iğrenç bir öpücük kondurdu. “Şimdi boğulmanın keyfini tatma sırası sende.”
   Bu sözlerinin ardından parmaklarının gücünü son damlasına kadar boynumda hissettim. Bir eli omzumdaki yarayı ezercesine bastırırken ömrümde bir daha böyle bir acıya şahit olamayacağımı bilecek kadar canım yanıyordu. Gözlerinde alay taneleri görmek için yalvarırken göz bebekleri kara birer çukura dönüştü. Üst dudağı hırsla kıvrılırken suratına korkunç bir ifade yerleşti. Ellerinin ıslaklığıyla omzumdan kan aktığını anlamamla bilincim yavaştan kendini serbest bırakmaya başladı. Ölümün dibinde sallanıyor olduğumu idrak etmemle aklıma yüzlerce düşünce saplandı. Sadece bir saniyede öylesine uçuşuyorlardı ki tutunmak imkansız gibiydi. Çiçek açan bedenimin bir daha asla dans figürleri için çılgınca uçuşmayacağını idrak ederken, kılıç tutmak için bile bir daha katiyen şansımın olmayacağını düşünmek bile kalbime hançer saplayan bir ağrı ulaştırdı. Cesedim burada katılaşıp kalacak, belki de asla toprağa karışacak kadar şanslı olmayacaktı. Leila’yı düşünmek üzereydim ki bilincim zamanımın bitmek üzere olduğunu haber veriyordu. Kapana kısıldığım bu çıkmazda vücudum saniyeler önce kendini salık bırakıp hareketsiz kalmıştı.
   Hafif bir özgürlük hissettim. Boğazımdaki parmaklar artık göçen bedenime şahit olduğu için beni rahat bırakmış olmalıydı. Yere doğru kaydığımda neden hala acıdan uzaklaşmadığımı anlamıyordum. Boğazımdaki acının derinliği tüm vücudumu kilitli bir sandığa çevirmişti. Yanaklarıma tokat yiyor, uzaktan yükselen bağrışmalara kulaklarımı tıkıyordum. Sese yanıt vermek için en azından tek bir parmağımı oynatmak istedim ama arkaya doğru kendini bırakan başım bunun aksini söyledi.
   Nefes almak için çırpınmayı bırakalı artık uzak bir vakit gibi geliyordu. Mücadele etmem için ısrarlı bir çaba sıkıca bana tutunmaya başladı. Daha önce hiç tatmadığım sıcak bir şey dudaklarıma kondu. Kokusunu içime çekmek için annemin pişirdiği ekmeğe dokundurduğum dudaklarımdan daha sıcak daha yumuşaktı. Uyguladığı baskıyı bilinçsizce kabul ederken içime yeşeren aceleci nefeslerle gözlerimi araladım. Sıkıca bastırıldığım kucaktan uzaklaştığım gibi ellerimi boğazıma yapıştırarak rahatlamak için aralıksız öksürüyordum. Nihayet nefeslerim düzene girdiğinde boğazımın acısının keskinliği benden izinsiz yaşların susmaksızın yanaklarımdan düşmesini sağladı. Ardından her şey bir girdaba sürüklendi. Vücudum öyle şiddetli titriyordu ki birbirine çarpan dişlerim alt dudağımı sıyırıp ağzımın içinin kanla dolmasını sağladı. Yutmaya çalıştığımda boğazımın emrini yerine getirememesiyle kan dudaklarımdan aşağı sızdı. Midemdeki her şeyi çıkarmam an meselesiydi ama boğazımdaki acı buna asla izin vermiyordu. Omzumdaki ıstırap zonklamaya dönüşürken saatler sürmüş gibi gelen zaman dilimi boyunca orada oturup başım eğik kendime gelmeye çalıştım. Arkamda ayak dikili duran varlığın yalnızca nefes seslerini duyabiliyordum. Ayak adımlarının hareket edip ardından kapıyı kapatmasıyla başım artık ayakta durmayı kabullenemeyerek eğilmeye başladı. Nihayet yere serilip vücudumu toplayabileceğim kadar minik bir hale soktum. Büründüğüm sessizlik sayesinde hıçkırıklarım serbest kalma izni aldı. Ağlamamın şiddetinin artmasıyla boğazımın acısı da artıyordu. Neye ağladığımı seçemezken bu kafa karışıklığıyla nihayet ağır ağır uykuya çekildim.
   Bilinçsizce kabustan kabusa atladım. Leila saçlarımı örerken kahkahalarla gülüyordum. Annemin yaptığı lezzetli yemeklerden akşam biz de yiyorduk. Rapid’le kılıç talimi yaparken yine bana nazik davrandığı için onunla aday ediyordum. Danstan kazandığım parayla sonunda Leila’ya dikiş makinesini hediye ediyordum. Gözlerindeki mutluluğun konduğu ışığı gördüğümde bu kadar geç kaldığım için kendime kızarken sevinçten gözlerim doluyordu. Babam dikiş makinesini danstan kazandığım parayla aldığımı öğrendiğinde hepimizin gözü önünde onu ateşe veriyordu. Leila tepkisiz kalıyor, onun aksine yangın taneleri gözlerimde parlarken içimi yakan hıçkırıkları susmaksızın salıveriyordum. Bay Sergei’nin her şeyi ispiyonlandığını öğreniyor, onunla yüzleşmeye gittiğimde vezirin oğluyla karşılaşıyordum. Bay Sergei, vezirin oğlunun karşısında benimle alay ediyor, dansımın eksiklerini yüzüme vuruyordu. Tekrar elimde kılıç vardı ama bu sefer hiç tahmin etmediğim bir sonuca adım atmamı sağlıyordu. Bu sefer kılıç benim göğsüme hizalı duruyor, tüm yüreğimle bunu gerçekleştirecek cüreti bulmayı diliyordum. Bunu yapmaya sürüklenecek kadar yorgun düştüğümü iliklerime kadar hissettiğimde boğuk bir çığlıkla kabustan uyandım.
   Nemli çarşafın sırtımdaki sıcaklığı fark ettiğim ilk şey oldu. Elimi sırtıma koyduğumda terden yorganı ıslattığımı gördüm.  Ellerimin serbest olmalarına şaşırırken ayaklarımı da kontrol ettim. Hala aynı odada olduğumu buradaki döşemenin odaya yaydığı ağır kokudan tanıdım. Gözüme ilk çarpan konsolun üzerindeki yemek tepsisiydi. Tavuğun bol yağla kızartıldığını kanıtlayan iştah açıcı görüntüsü midemi bulandırdı. Elimi hasarlarımda gezdirirken boynumda kaygan bir ize rastladım. Leila’nın sürdüğü vazelinden daha hoş kokuyordu. Saçlarım yukarıda atkuyruğu halinde toplanmış, üzerime kalın bir hırka geçmişti.    
   Omzumdaki yara izininse pansumanı tekrar değiştirilmişti. Ayağa kalkmadan önce odada ışığın aydınlattığı kısımları inceledim. Görünürde perdelerin arkasındaki camlar dışında hiçbir kaçış yoktu. Böyle bir şeye kalkışırsam bu sefer kesin ölümle yüzleşeceğimi tahmin etmek zor olmadığı için başka bir şey düşünmeliydim. Aklımın kaydığı bir hatırayla boynumdaki elimi dudaklarımın üzerine koydum. Yorganı tuttuğum gibi hırçın hareketlerle ağzımı silmeye başladım.
   “Günaydın demek isterdim ama fazla uykucusun.”
   Vezirin oğlu adım adım yatağın başına yaklaşırken oturduğum yerde doğruldum. Gözlerindeki o ölümcül bakışı aklımdan atmak istiyordum ama son nefesim için çırpındığım an aklıma vurunca burnum sızladı. Öfkemi ön plana çıkarmanın gücümü emeceğini bildiğimden kendimi sakinleştirdim. Yükseldiğimde, saldırdığımda neler olduğuna ağır bir karşılığıyla şahit olmuştum. Geriye kalan tek piyonum sessiz kalmaktı.
   Keyifle ellerini çırptı. “Babamın en kaliteli ressam arkadaşlarından birisi yolda.”
   Dilimi ısırarak sessizliğe gömülürken daha fazla aklımı ihtimallere yormayacaktım. Babam sıradan bir demirciydi. Onları korumaya çalışırken boğulmakla yüz yüze gelmiştim. Tüm pazar halkı senelerdir babamı tanırken böyle bir suçlama karşısında günden güne artan vergiler sayesinde her sabah söverek dükkanlarını açmalarını sağlayan adamlara güvenecek olamazlardı. En azından bir kısmı tahminim üzere kafa yorabilirdi. Annemlere hiçbir şey olmayacağını içimden tekrarlayıp duruyordum.
   “Boynundaki izler bir süre dans etmeni engelleyecek, değil mi?” Kaşlarımı kaldırdığımı görmüş olmalıydı ki zevkle devam etti. “Bay Sergei ısrarla ailenden ve kim olduğundan bahsetmedi. Aksine kendini hırpalayan ve sürekli yara izleriyle ayaklarına kapanan bir zavallı olduğuna değinmekten büyük keyif aldı.”
   Suratına bakan kafamı indirerek sessizliğimi sürdürdüm. Elinde tuttuğu bardağı konsola koyduktan sonra yatağa yaklaştığı için tekrar çenemi tutup yüzümü kaldırmaya çalışacağı ihtimaliyle tüm vücudumu kasarak put kesildim. Başımda dikilmeye devam etti. “Eğer oyun tersine dönmeseydi gerçekten beni boğmaya çalışacak mıydın?”
   O anı öyle keskin hatırlıyordum ki öfkemin doğmak için çırpındı. Saçlarının kokusu burnuma vurduğunda ve çaresizliğini hissettiğim an ipin sıkılığını bırakmıştım. “Hayır.”
   “Demek öyle. O kadar kararlıydın ki bıraksam beni boğacağına eminim. Bu sefer tamamen serbestsin bu odada. Bir daha bana bulaştığında neler olacağını tahmin etmek zor değildir.”
   Babam görse günlerce uykusuz talim cezası verirdi. Vezirin oğlu beni kandırmıştı. Güçsüz olduğuna inanmam için kollarımda nefes için çırpınıyor gibi yapmıştı. İpi boğazına geçirdiğimde kollarının sertliğini hissetmemle birlikte bu oyuna düşmemem gerekiyordu. Vezirin oğlu başından beri bir erkeğin edineceği haşin güce sahipti. Ne yaparsam yapayım beni alt edeceğini bildiği halde birkaç dakika kendimde o gücü hissetmeme izin vererek benimle derinden alay etmişti.
   Yanağıma dokunduğunu hissettiğim gibi refleksle geri sıçradım. Bu hareketim gözlerimi doldurdu. İçimi korkuyla dolduruyordu. Vezirin oğlundan gerçekten korkuyordum, yaptığı şeyden sonra korkmamak elimde değildi. Kırılganlığım sayesinde utanca boğulurken o an aklımdan sadece babama bana daha çok şey öğretmesi için yalvarmadığım için artan pişmanlığım geçiyordu. Rapid’e karşı köpürürken dişlerimi öfkeyle birbirine kenetledim. Kız olduğum için bana her seferinde nazik davranmasaydı bir erkeğin ne kadar ölümcül olduğunu kavrayarak daha çok üzerinde durabilirdim.
   Kafamı kaldırıp ürkek bakışlarımı kendime saklayarak gözlerine baktığımda, “Merak etme.” diye mırıldandı yatıştırıcı bir sesle. “Bir daha canına kast etmeyeceğim.” Suratını yalancı bir sırıtış esir aldı. “Tabii sen kaşınmadıkça.”
   Gözleri yine suratıma takılıp aynı bakışlarla yüzümde gezinmeye başladı. Kaşlarımdan sonra uzun bir süre gözlerimde duraksadı. Ardından boynuma indi, sonra çenemde bekleyip dudaklarımda takılı kaldı. Elini suratıma doğru uzattığında bu sefer korkak bir tavırla geriye çekilmemek için kendimi mıhlamak zorunda kaldım. Yanağımı okşadıktan sonra parmağı tiksindirici bir samimiyetle dudaklarıma dokundu. Gözlerinde anlam veremediğim bir parıltı aydınlandı. “Sen çaresizce boğulmakla meşgulken belki de senin ilk öpücüğüne layık oldum. Bu sefer de ben senin hayatını kurtardım. Hani minnet dolu teşekkürüm?”
   Suratına atmak istediğim tokat yüzünden elim öyle bir kaşınıyordu ki yorgana sürtmek zorunda kaldım. Çeneme inen o parmağını alıp ağzıma kan dolana kadar ısırmak istiyordum. Parmakları tekrar hassas boynuma inip muhtemel morlukları incelemeye başladı. Öyle pür dikkat bakıyordu ki aslında ne görmeyi amaçladığını merak etmiyor değildim.
   “Efendim, Bay Moaadi buyur etti.”
   Kapının açılmasına dair en ufak bir ses duymamıştım. Vezirin oğlunun bu kadar yakınımda durmasının korkusuyla nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim. Hemen kendimi geri çektiğimde parmağının havada kalmasını sağlamış oldum. İçeri giren adamın asillerden olduğu her halinden belliydi. Saçları kırlaşmaya başladığı halde suratı yakışıklı çizgilerle bezenmişti. Elinde içeri girdiği çantasının içinde de muhtemelen benim idam ipimi taşıyordu. Vezirin oğluyla arasında kısa bir konuşma geçti. Odanın giriş kapısı yatağa uzak olduğu için pek bir şey duyamıyordum. Bay Moaadi denen adam oturduğum yatağın hizasına doğru yürümeye başladı. Vezirin oğlu da keyifle ona eşlik ediyordu. Bay Moaadi suratımı öyle çarpıcı bakışlarla inceliyordu ki bir an çıplak kadar aciz hissettim kendimi.
   Vezirin oğlu benim tarafıma döndü. “Önce sana getirdiğim bardağı bitirirsen sevinirim.” dedi konsola koyduğu bardağı işaret ederek.
   O anda babamın kılıçla beni ilk defa yanlışlıkla yaraladığı gün gözlerindeki büyük korkuyla yanıma koşuşunu hatırladım. Öyle özenle pansuman yapmıştı ki canımın acımasının onu nasıl bir hüzne boğduğunu gördüğümde bana duyduğu değer karşısında dört köşe olmuştum. Vezirin oğlu da kendi oluşturduğu yarayı özür olmaksızın kapamaya çalışıyordu. Onu babamla aynı kefeye değil, benzer anılarla bir tutmam bile utanılacak kadar iğrençti.
   Bay Moaadi’ye hitaben konuşurken delici bakışlarıyla gözleri bana isabet aldı. “Pekala, Bay Moaadi. Kaleminize elbette güveniyorum fakat özel bir isteğim olacak. Onun gözlerindeki bu asi hırçınlığı, bastırdığı öfkesini, salmamak için zor tuttuğu üzüntüsünü rica ediyorum portrede ortaya koyun. Çünkü içimden bir his sadece gözlerini çizip pazar halkına göstersek bile hemen kim olduğunun ortaya çıkacağını söylüyor.” O sinir bozucu hareketi tekrarlayarak yanağını kaşıdı. “O halde size keyifli çalışmalar.”
   Vezirin oğlu odayı terk etmek yerine geri çekilerek odanın en uç kısmına geçti. Perdeyi sıyırıp pencereye döndü. Bunların hepsinin biteceği ihtimaline sığınarak kurtulacağıma dair kendimi avutuyordum. Portre çizilecek, babam ortaya çıkacak ve suçsuz olduğum kanıtlanacaktı. Bunun sonuçlarını çok ağır ödeyecektim ama sonuç olarak hayatımdan olmayacaktım. Vücudumu dik tutup ayaklarımı yere sabitleyerek yatakta daha düzgün bir hiza aldım. Bay Mooadi denen adam bana Bay Sergei’yi hatırlatmadığı için ufaktan sevinmiştim. Bay Sergei aksine daha hırçındı. Sanatıyla meşgulken dünya onun için dururdu. Saçları alnına düşer, saatlerce dinlenmeden kendini portresine adardı.
   Bay Moaadi suratında bana samimiyetini inandıramayacağı bir tebessümle gülümsedi. “Önce bardağını bitir istersen.”
   Yutkunduğumda bile ağrıyan boğazımdan aşağı herhangi bir şeyin geçmesini istemiyordum. Gözlerindeki ısrarın kalıcılığına şahit olunca uzanarak bardağı kavradım. Burnuma çarpan ağır kakao kokusuyla sendeledim. Hatıralar öyle ince bir pamuk ipliğine bağlıydı ki naifliği karşısında tekrar tekrar şaşkınlığa uğruyordum. Henüz çocukluktan çıkıp genç kızlığıma adım attığım günlerde Bay Sergei’nin göz alıcı gösterilerinden birinde arka planda dans eden kızlardan biri olma şerefine nail olmuştum. Bu gösteriden annemin haberi vardı ve gizli gizli beni izlemeye gelmişti. Akşamında eve döndüğümüzde babam her şeyden haberdar öfke fışkıran gözlerle bizi bekliyordu. Evde terör estirip bir daha asla dans etmeyeceğime dair tehditler savurmuştu. Annemin bu ihanetine karşılık ona el kaldırmaya kalkışmıştı. Ne yaptığını fark ettiğinde şaşkınlığa uğrayarak evi o gece terk etmişti. Yaşadıklarımın şokuyla annemin hıçkırıklarla savrulan omuzlarına yapışmıştım. Beni boynuna bastırdığında o gün yaptığı kahve aromalı çöreklerin kokusu üzerine öyle bir sinmişti ki hala ne zaman kahve kokusu burnuma çarpsa babamın yaptıkları aklıma gelir, midem bulanırdı.
   Şimdi elimdeki baskın kakao aromasını içime çekerken bundan sonra ne zaman çikolatalı bir şey yesem midemin kaldırmayacağından emindim. Her seferinde bu odada yüzleştiğim ölüm korkusunu, boğulmanın, bilincimin kapanmasının ve bir erkeğin üzerimde bu kadar büyük bir güce sahip olmasından nasıl iğrendiğimi hatırlayarak aynı anılar tekrar zihnimi dolduracaktı. O çikolatayı ağzıma atmak için hamle yaptığımda dudaklarımı ilk esir alan dudakları hatırlayarak tekrar tekrar bu anıların acımasızlığıyla çaresizliğe gömülecektim.
   Aklımdan geçenler sayesinde vücudumu saran titremeyle elimdeki bardak sarsıldı. Yere düşürmemek için iki elimle kavradığımda sallanan bardaktan dışarı taşan kaynar süt parmaklarımı yaktı. Acının içime düştüğünü belirtecek nidayı serbest bırakmamak için alt dudağımı sertçe dişledim. Bardağı tekrar yerine koyduktan sonra tatlı ellerimi üzerimdeki paçavraya dönmüş elbiseye sildim. Kafamı kaldırdığımda vezirin oğluyla Bay Moaadi’nin beni izlediğini gördüm. Vezirin oğlunun tarafına bakmayarak beni kağıda dökmek için sabırsızlanan kalemlere döndüm.
   Bay Moaadi eserini oluşturmaya devam ederken suratı şekilden şekle giriyordu. Yüzümün kırıntılarını kağıda dökmeye devam ettikçe içim içimi yiyordu. Sakin kalmak için kendimi sıkıyordum. Kaskatı kesilen bedenim sırtıma ağrı girmesini sağlamıştı. Öte yandan ağrılarım az da olsa dinmişti. Yutkunduğumda boğazıma batan ağrı dışında vücudum bitkinlikle sızlamıyordu. Vezirin oğluyla boğuşmamın ardından uykuya teslim olduktan sonra ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum. Henüz akşam vakti gelmemişti. Vezirin oğlu perdeyi sıyırdığında içeri bir anlık güneş vurmuştu. Dudaklarım kaskatı kesilip kuruluktan çatlamış, midemse açlıktan ağrımaya başlamıştı.
   Vezirin oğlu tekrar Bay Moaadi’nin başında dikilip yakınına bir şeyler fısıldadı. Çaktırmadan gözlerini incelemeye çalışıyordum. Portrenin çiziminden memnun gibi duruyordu ama kaşlarını çatmasında tam anlamıyla mükemmel bulmadığı da ortadaydı. Biraz fazla pimpirikli davrandığı ortadaydı. Bay Moaadi kızgın bir tonla hızlı çizemeyeceğine dair birkaç şey geveledi. Hareket etmediğim için sırtımdaki ağrı hat safhaya ulaşmıştı. İkisinin de kağıda bakmasından yararlanarak kafamı sağa sola oynatmaya çalışacakken kapının açılmasıyla tekrar put kesildim.
   “Efendim, bir durum söz konusu.”
   Bu telaşlı ses içime kurt düşürdü. Odaya dikkatli adımlarla iki adam girdi. Yakına geldikçe ortalarında bir adamı sürüklediklerini görebildim. Gözlerimi kısıp siyahlar içindeki adamı incelediğimde onun vezirin oğluna saldırmaya kalkışan suikastçı olduğunu idrak ettim. İçimde yeşermek için sabırsızlanan umudu susturmak çok zordu.
   Vezirin oğlu bir anda keyiflendi. “Demek onu buldunuz.”
   Ayakta dikilen adamlardan biri ciddiyle kafasını sağladı. “Hayır, kendisi teslim oldu.”
   Vezirin oğlunun bakışları bana sabitlendi. “Ortağını bulduk desene. Artık hesaplaşmanızı izleyebiliriz. Önce sor bakalım. Kılıcıyla neden sana doğru hamle almış?”
   Boğuk ve keskin bir ses odada yankılandı. “Onu tanımıyorum.” Suikastçı dizlerinin üzerinde durmuş bana bakıyordu. “Aniden ortaya çıktı. Ortağım olsaydı etrafı karıştırmak için sadece süslü bir yara izi bırakırdım. Yarısının derinliğine kendi gözlerinizle şahit olmadınız mı?” Anlam vermek istemiyordum ama gözlerindeki ısrar bana bir şeylerle ilgili mesaj vermeye çalışıyor gibiydi. Onu hayatımda bir kere bile görmediğime yemin edebilirdim. “Kendi ellerimle suçumu çekmeye geldim. Burada benim yerime masum bir kıza işkence ettiğinizi bilerek elim kolum bağlı kalamazdım.”
   Beni suçlamıyordu. İçime ferahlık serilirken bahsettiği anı hatırlamakla istemsizce parmaklarım yara izimin üzerinde yerini aldı.
   Vezirin oğlu itici bir kahkaha patlattı. Öyle gülüyordu ki göğsü sarsılıyordu. “Yani boynumu koparttıktan sonra ortadan kaçmış olsaydın vicdanın rahat kalacaktı. O halde bu kıza minnettar olmalıyım, öyle değil mi? Suç ortağını kurtarmaya buraya koşmadığını nereden bilebilirim? Sonuçta planlarınız pek tahmin edildiği düzeyde ilerlememiş gibi görünüyor.”
   Suikastçının gözlerine ölümcül bir tehlike oturdu. “Sizce o kadar dibinize girdikten sonra benim elimden kolayca kurtulabilir miydiniz? O kıza elbette minnettar olmalısınız.”
   Vezirin oğlu birkaç dakika düşünmekle meşgul oldu. Öne arkaya volta attıktan sonra suikastçıyı zapt eden iki adamdan birinin kılıcını kınından çekti. “Pekala. O halde birbirinize olan sadakatinizi sınayarak kimin doğru söylediğini ortaya çıkaralım.” Oturduğum yatağa doğru elinde kılıçla yürümeye başladığında boğazıma korku çöreklendi. Kılıcın ağırlığını tartarak havaya kaldırdı. Bana uzatırken tebessümü yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. “O harika marifetinle ortağının boynuna bu kılıcı indirirsen serbestsin.”
   Düşünmek için beklemedim bile. Çatlak sesimin çaresiz çıkmaması için elimden geleni yaptım. “Bunun yerine son anda vazgeçtiğin eylemi gerçekleştirebilirsin. Ben suçsuzum ve senin değersiz hayatın için bulaştığım bu oyunda kimsenin canına kıymayacağım. Keşke oracıkta boynunu koparmasına seyirci kalsaydım. En azından sizin güya adaletle yönettiğiniz bu şehirde başa geçecek yeni bir şeytandan kurtulmuş olurduk.”
   Vezirin oğlunun gözleri öylesine dipsiz bir kuyu misali karardı ki artık sona geldiğimi biliyordum. Kılıcı yere fırlatıp elini haşin bir hareketle kaldırarak kapıyı gösterdi. Odadakiler teker teker kapının yolunu bulurken ben de muhtemel son nefeslerimi derin derin ciğerime çekiyordum. Belki de o aptallığım sonucunda suikastçı boynumu tamamen kopartacak bir güçle kılıcı indirmiş olacaktı. Belki de çoktan toprağın altına girmiş olacaktım. Ya da bundan birkaç sene sonra aniden hastalığa yakalanacaktım veya talihsizlik eseri buz gibi nehre düşerek tüm bedenim soğuk bir cesede dönüşecekti. Dans etmeye yıllarca devam edeceğime, kalbime birinin sahip çıkacağına, doğuracağım bebeklerin kokusunu içime çekeceğime dair kim garanti veriyordu ki? En azından böylece aileme zarar vermeyecektim. Portreyi tamamlayamadıkları için babamın kim olduğu asla ortaya çıkmayacaktı. Benim gibi suçsuz bir şekilde idama yürümeyecekti. İntikamını ve hırçınlığını ölümümden çıkarmış olmasıyla beraber vezirin oğlu zamanla kim olduğuma dair merakını bir daha gün yüzüne bile çıkarmayacaktı. Hem masum bir canı aldığı için işlediği cinayetin ortaya çıkmasının geleceğinde keskin bir çıkmaza gireceği olasılığıyla düzenlenen suikastı unutması emredilecekti. Bay Sergei ağzını açmadığı sürece ölümümün izi kaybolacaktı. Adımı bile öğrenemeyen bu sefil herif tarafından son nefesim çalındığında bugüne kadar tattığım anıların güzelliğiyle kimseye zararım dokunmadan ömrüme veda edecektim.
   Aklımı esir alan görüntülerle gözlerimi örtmüş olmalıydım. Boynumdaki yara izinin üstünde parmakları hissettiğim gibi gözlerim son damlalarla oldu. Parmaklarının dokunuşu yerini okşamaya bırakırken içim son kez öfkeyle köpürdü. Ellerimi kaldırarak göğsüne yumruklar indirdim. “Yarım bıraktığın işi bitir. Oyun oynamayı kes artık!” diye çığlık attım. Sesimin yükselmesi kulaklarımı çınlattı.
   Vezirin oğlu belimi sıkıca tutup beni kendine çektiğinde ellerim göğsünün üzerinde asılı kaldı. Dün bana dokunduğunda ürperip durmuştum ama artık galibiyetle alışmıştım. Aramızda santimler varken gözleri öyle derin kenetlenmişti ki anlam veremedim. İçimden aileme veda etmeye başlamak üzereydim. Bu düşünceyle burnum sızladı ve yanaklarımdan iri gözyaşları dökülmeye başladı. Göğsüne yapışmış olan ellerimi daha da tenine gömerek tırnaklarımı batırdım. “Umarım bir gün o kılıcı boynuna hak ettiğin şekilde yersin.” Cümlemin sonlarında sesim fısıltıya dönüşürken parmakları dün yarıda bıraktığı işi tamamlamak niyetiyle boğazıma tırmandı.
   Öyle naif bir nezaketle boğazımı sarmışlardı ki az sonra son nefesimin çalınmasını sağlayacaklarına inanmak güçtü. Boğazıma diktiği gözlerini kaldırarak suratımda gezinmeye başladı. Çenemden, kupkuru dudaklarıma, ardından yaşlar süzülen yanaklarıma baktı. Nihayet gözlerime ulaştığında en son görmek istediğim manzaranın yılan gözleri olmadığına emindim. Gözlerimi sımsıkı kapatarak nefesimi tuttum.
   Tenimi yakan parmakları geri çekilerek yanağımdan akan yaşları sildi. Belimi tutan eli sıkılığını bırakırken daha yakınlaşmasının mümkün olmayacağını sanıyordum ama tüm yüz hatları daha yakınıma sırnaştı. Sıcak ve hayat dolu nefesini suratıma vurmak üzere dudakları aralandı. “Seni serbest bırakmak için tek bir şartım var.” Sesindeki samimiyet hiç duymadığım kadar kavurucuydu. “Kılıcı senin kadar fevkalade kullanmamı sağlayacaksın. Bu anlaşmayı kabul edersen şu andan itibaren özgürsün.”
Continue reading Yazdığım Romanın 4. Bölümü